23 Kasım 2012 Cuma

-The Düğün- 

Yıllar sonra gönlüme göre birini bulup, Allahın izniyle babamdan istenip, düğün hazırlıklarına başladım. Dikkat ettiyseniz başladık değil başladım diyorum, çünkü bu süreçte damat, organizatorler için salondaki kolonla, masayla eş değer. Onun görevi sadece en seri ve en hızlı şekilde Spider Man gibi paraları havaya sıkmak. Ama gelin öyle mi; gelin başı onda, gelin yolu onda, gelin buketi onda, yani düğün esnasında Allah muhafaza damat olmasa, vallahi çok farkedilmez yokluğu; gömlek değiştirmeye gitti, sigaraya çıktı diye bütün düğünü idare eder bi gelin tek başına. 


Gelelim bu melekleri kıskandıran gecenin hazırlıklarına; Önce tabi Mekan. Bu büyük bir sıkıntı; çünkü herkes sözleşmiş gibi aynı hafta evleniyor, herkes aile olmak için birbiriyle yarış ediyor ve bu yüzden hiçbir otelde yer yok. Araya binbir tanıdık koyup İstanbulun en güzel otellerine gidiyoruz ve zannediyoruz ki en azından genç yavrularımıza yardım için %25 indirim yaparlar. Kişi başı yemek fiyatını sorduğumuzda şu cevap geliyor, biz size hemen bir teklif geçelim (yani geçirelim:)  Ve atıyorum kişi başı 140 euro olan mekanın, -en son o da sizin için notuyla- 135 euroya geldiğini görüyoruz gözlerimiz dolarak. (Nedense adeta Floransada evleniyormuşuz gibi her yer euro ile fiyat veriyor, yani otellerimiz Avrupa Birliğine çok hazır.)


İkinci etap, düğün detaylarını organize eden organizasyon şirketleri; yani ingilizce adıyla "Wedding Planner"lar. Allah Allah diyor insan ismini duyunca, heralde ben bunlara herşeyi teslim edip çekilicem, düğün günü de gelinliğimi damatlığımı çekip, nikahtan sonra piste koşucam. Ama öyle olmuyor elbette, günde 20 kere telefonda konuşmanıza rağmen, beyaz istediğimiz gül sarı, kesinlikle olmasın dediğimiz peçeteler, kuğu şeklinde katlanarak geliyor, ayakta kalan davetlilerse hipnoz ve telkin yöntemi ile bekletiliyor. 

Gelelim bunların fiyatlarınaaa; Herkesin yedirebildiğine geçirdigi bir sektör düğün organizatörlüğü; osuruktan bir ayna üstüne 5 şamdanlı mum, yanına da kuğulu peçete koyup,  masa düzeni kişi başı 50 tl. diyorlar. Siz de hemen 50 tl.yi 400 kişi ile çarpıveriyorsunuz. Ekstra birşey mi istediniz
mesela sandalye giydirmek, tabi hemen yapalım, yalnız sandalye başı 5 euro diyolar. Tabi hemen onu da tl ye çevirip 400 le çarptığımızı söylememe gerek yok. Zavallı damat evlenmese Ferrari alabileceği bu parayı etrafa saçarken, siz sahne, ışık, dj ve sanatçı ile anlaşıyorsunuz. Tabi ya, herkes sizin için kalkıp gelecek o gece, insanlar güzel bir ambiyansta eğlenmesin mi? Onda da çeşitli fiyatlar var tabi, Şişhaneden 150 tl ye alacağınız  robot ışıklarla sahneyi aydınlatıp, 20 bin tl isteyenler, herkesin ipod listesinden çalabileceği remixleri 3 saat çalmak için 10 bin tl isteyenler bu süreçte sinirlerinizi baya yıpratıyor. Ama en güzeli fotoğraf ve video. "Hikaye Fotoğraf" diye cıncıklı bir isim bulmuşlar. Nedir, sabah gözünün çapağıyla seni kuaförde çekmeye başlayıp, makyajım Devran Çağlar gibi oldu diye ağladığın andan, düğün sonunda ayaklarin şiş odaya çıkana kadar sapık gibi takip edip, bunun için de ekstra 7500 tl istiyorlar. Kazara sen buna gerek var mı dediğinde -Aaa lütfen siz bunu hiç sormamış olun, herşeyden kısın bundan kısmayın diye sizi hipnotize ediyorlar. Sanki Mr. and Mrs. Smith çiftiymişiz gibi, çift kamera takibi de bizden diye ekliyorlar. 

Ve herşey bitip survivor gibi düğün haftasına geldiğinizde, sizi dramların en büyüğü bekliyor; davetlilerin oturma planı. İşte biz bu noktada imam nikahıyla yıllarca yaşamaya karar verdik. Şöyle ki; bizim insanımızda lcv (yani lütfen cevap veriniz) kültürü yok denecek kadar az. Aranan davetlilerin bazıları da sanki James Bond muş gibi;  -Son saniye göreve çağırmazlarsa gelirim-  gibi gizemli cevaplar verince, siz de mecburen tahmini kişi sayısı ile masa düzeni yapıyorsunuz. Ama dert bitti mi bitmedi. Halamlar dayımlara küs, Ahmet Selin'in eski sevgilisi, protokolu katiyen ikinci sıraya koyamam diye diye, düğünde en çok eğlenmek istediğiniz arkadaşlarınızı en rutubetli, en duvar dibi masalara atıyorsunuz. Bir de gelip gelmiyeceği son dakika belli olan bordo bereliler geldi mi hooop bir daha masa düzeni bir daha çile, çünkü masalar 10 kişilik ve birbirini seven, en azından tanıyan 10 kişiyi bir araya getirmek, gazete eklerine sudoku hazirlamakla eş değer.

Ama anlayışlı eşim ve ben bunların hepsinin altından kalkarak geldik düğün gününe. Ve en büyük eğlence de o zaman başladı işte.

O da bir sonraki yazımda...

Sevgiler 

Ayşe Balıbey Tanıl

(hahahahaa hep bunu yapmak istemiştim:)

22 Temmuz 2012 Pazar

Erkekler ve Burçları...


Maydanoz bile alırken manava burcunu soran bir insanım, insanların burcu önemlidir benim için.  İyi arkadaş, vefalı koca, vatana millete hayırlı evlat olup olmadıklarını şıppadanak anlarım burcundan. Annem de böyledir benim, musluk tamircisinin contayı sıkışından anlar burcunu, başak burcu bu, titiz yaptı işini, etrafı sulamadı bahçıvan gibi der. Konuya bu kadar vakıf olduğum için; bugün size erkekler ve burçlarından bahsedicem.

KOÇ ERKEĞİ: Yüce Rabbim! Koç erkeği kadar sanatsever, yemekten, içmekten gezmekten anlayan bir erkek daha olamaz. O kadar anlar ki, sizi bunaltır. O onla yenmez, bu bunla giyilmez, o müzik asla içkisiz dinlenmez, diye diye yer bitirir ömrünüzü. Bu adamla yemek kursuna gitseniz, sizi kenarda oturtup, bak bu böyle soyulur diye sizi kenara itikler, bütün menüyü tek başına yapar. Bir de gözü dışardadır ki aboww!, halk arasında "götü başı oynuyo" denen insandır, ama ben flörtözüm sohbet etmeyi seviyorum der ve o huyuna da mutlaka havalar süsler verir. Bir de eski sevgililerinin hepsiyle arkadaştır, hepsinin çocuğuna çeyrek takacak kadar hukuku vardır, ama temiz kalpli, iyi insanlardır neticede...

BOĞA ERKEĞİ: Boğa erkeğinin para işlerine kafası çalışır, disiplinli, eğlenceli, hayat dolu insanlardır. Çok güzel yemek yapar, felaket kin tutarlar, mahşer günü sorgu melekleri kesin boğa burcudur, iyiliği de kötülüğü de asla unutmazlar. Yemeğe, eğlenceye halvete, düşkünlerdir. Arkadaş grubunun gizli lideri olduklarını düşünürler ama değillerdir. Hayatta bir tek duygularını yönetemezler. Aşık olunca akıllarını çıldırırlar. Boğa erkeği için önce kendi hayatı gelir, yandım ölüyorum desen, "dur şu elimdeki işi bitireyim, o arada sen ölmemeye çalış" diye mantıklı açıklamalarla sizi reddederler. Hayır demeyi bilen prensipli burçlardandır, ne diyelim HAYIR'lısı...

İKİZLER ERKEĞİ: Bu burcun erkekleri komiktir eğlencelidir ama o kadar! Çoğu ayran gönüllüdür, hemen  aşık olurlar, bir heyecan şakalar komiklikler tatlılıklar sonra cortlarlar, ilişkinin sonunu getiremezler. Vardır muhakkak ama, ciddi ilişki yaşayanına çok rastlamadım. (ciddi ilişki de neyse!) Gece aşık uyuyup, sabah sizden tiksinerek uyanabilirler. İş hayatında çok hırslıdırlar, çok paraları olsun isterler, iyi yaşamak isterler o yüzden  pire gibi çalışırlar. Gel gelelim para olmadı mı da, bir kompleks bir onu bunu boklama vardır bünyelerinde. Arkadaş canlısıdır hepsi, arkadaşları için yapmıycakları iyilik yoktur, çevreleri tarafından baya sevilirler, eğlenceli sempatik insanlardır neticede yüklenmemek lazım.

YENGEÇ ERKEĞİ: Hah işte bunlarla evlenin! Bu burçtan çok iyi aile babası olur. Düşünceli, naif, sevgi dolu insanlardır hepsi.Su burcu olduklarından az biraz duygusal, sümüklüdürler ama kırmayın notlarını kıyamam onlara. Yengeç erkeği çok evcimen olup, etrafa şefkat fışkırttığından kadın kısmına biraz afakan basabilir. Zaten kadınlar nerde eziyet, orda meziyet diye gençlik yıllarını telef ettiklerinden çok tercih etmezler bu burcun erkeklerini, ama yükseliş devri bitip gerileme başladı mı çoğu yengeç erkeği arar evlenmek için. Bir de annelerine az biraz düşkün ve uyuşukturlar ama sıkıntı yok. 


ASLAN ERKEĞİ: Hayrola canım bu ne ego! dediğimiz burçtur. Kendilerini parlatır da parlatırlar, konuşarak bir orduyu teslim alabilirler. Ormanların kralı ünvanını çok iyi taşıyan bu burcun erkekleri, adeta dünyaya avlanmaya gelmiştir; yer gök dağ taş kadındır onlar için. Eğer kedi gibi uysal değilseniz ya da onları idare edecek zekanız yoksa paspas olursunuz ilişkide. Zeki kadına bayılır, şovu severler. Etrafta en az 3 kişi yoksa balıklama bile atlamazlar. Hep bir liderim ben psikozu ile yaşadıkları için, tuvalet sırasında bile en önde durma ihtiyacı hissederler. İyi dostturlar, iyi yemekten, muhabbetten, sanattan, müzikten, anlarlar daha ne olsun...


BAŞAK ERKEĞİ: Arkadaşlar hazır mıyız? Nerde bir dengesiz, paranoid, falanjist varsa hor görmeyin arkadaşlar başak burcudur. Bir kadının sevgili olarak en son tercih edeceği burçtur (ha iyisi vardır muhakkak her burçta olduğu gibi) ama geneli fatal error'dür! Bu burcun erkeği aşkım sana akşam lazanya yapıcam kıyma almaya gidiyorum diye evden çıkar ve bir daha geri dönmez. Büyük hareketleri vardır, hepsinin ruhunda bir sanatçı vardır, o yüzden çok çilekeş ve  buhranlıdırlar. Duygularını Ediz Hun-Hülya Koçyiğit filmlerindeki gibi saklarlar, entellektüellerdir ve kendilerini dünyada hep bi başına hissederler, tıpkı Çiko gibi...Bu burcun sevmesi de, övmesi de uzaktandır ama öfkesi maşallah çok cüretkardır... Kendini en çok düşünen burçtur.


TERAZİ ERKEĞİ: Hava burcudur terazi, öyle buharlı ütü gibi yaşar. Uyumlu sempatik kimselerdir, nereye çeksen oraya gider problem yaratmazlar. Maymun iştahlıdır, bugün tenise yarın gülleye başlayabilir. Arkadaşları Namibya'ya yerleşse, hemen Google dan oranın para birimini öğrenip hazırlıklara başlar öyle arkadaş perverdir. Yalnız kalmaktan hoşlanmaz devamlı bir partner ararlar. Bakımlı, güzel kıza dayanamazlar. Özünde çok iyi kalpli olup kimseye zararı olmayan bir burçtur terazi, akıllı ve duyarlıdır. Ancak, Evlilik ve Terazi; Metin Milli ile Bar Rafaeli'nin birlikte olması kadar imkansızdır. Sevin onları, eğlenin, gezin ama sonra insan gibi evinize dönün.


AKREP ERKEĞİ: Nasıl ki Muhteşem Süleyman'ın vicdanı onun kıblesi ise, akrep erkeğinin de pipisi onun pusulasıdır. Yıllarca ortamlarda burcunun akrep olduğunu söyleyip, kızlardan Akrep mi? Aaayyy! çok sekse düşkündür tepkisi alan akrep erkeği, burçlarının bu mesir macunu etkisinin çok ekmeğini yemiştir. Konuşkandır akrep, komiktir, rahattır, işe güce çok koşturmaz, tesadüfen para kazanıp trilyoner olması en muhtemel burçtur. Bir de Türk Gençleri'mizi yakan Issız Adam filminden en çok nasiplenen bunlardır; bir serkeş tavırlar, bir dünyayı sel basmış ördeğe vız gelmiş haller, bir yalnız başına plak dinlemeler vardır ruhlarında. Çabuk aşık olur, zor evlenir akrep erkeği dikkaaat!

YAY ERKEĞİ: Kızların en yakın arkadaşı, kederli anlarının vazgeçilmez dostudur. Sempati dozajı yüksek çakallardır. Yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıp bunu başaramayan ender burçlardandır. Karı kıza olan düşkünlüğü ve disiplinden uzak yaşamı, kıçında don yokken sefahat içinde yaşamaya sevk eder bu burcu. Gerçekten de Magic Necmi etkisi yaratırlar kızlar üzerinde; tatilde alışverişte konserde yanında ille de bir yay erkeği olsun ister kız kısmı. Sevgilileri; "Neden bu kadar çok kız arkadaşın var yeaaa" diye isyan edince, hayatım ben dünya insanıyım, herkes benim arkadaşım gazozlarıyla uyuturlar insanı kanmayın! Arkadaşlarının göz bebeği, genç kızların Happy Feet'i olan yay erkeği, hakkaten de çok tatlı ve sevimlidir, ben de severim o serserileri.

OĞLAK ERKEĞİ: Kahvaltıda tereyağına, yükseklerden Ağrı Dağı'na bayılır oğlak erkeği. Neşelidir, dediğim dedik, çaldığım düdüktür. Bir şeyin mantığını anlamazsa hayatta o işe girmez, o yüzden anlayana, ikna olana kadar sorar da sorar. Titizdir, düzenlidir, içinde Edremitli Emekli bir Astsubay yaşar. Sadıktır, kuralları vardır; uykusuzken çıkmaz yola, aşıkken bakmaz sağa sola. Çabuk parlayıp, çabuk söner ama Kindar Sürpriz değildir. Annesine tapar, annesine benzeyen, saygı duyduğu bir kıza da nikahı basar. Hesabını bilir, şovlara kaçmaz, lazerle köprüye adınızı yazdırmaz ama çocuklarınızı özel okula yazdırabilir. Gizli kıskançtır, çok belli etmese de bazen sizi arabadan atıcak kadar kıskanır ama atmaz. Takıntılıdır, zor beğenir, eleştirir, ideal mesleği pop star alaturka jürisidir.

KOVA ERKEĞİ: Az biraz megalomandır, onca yeteneği bir bünyeye nasıl sığdırdığına şaşar kalır kova erkeği. Yaratıcı ve komiktir, kolay beğenmez, çıtayı yüksek tutar, evde kalmaya en meyilli burçtur. Teknolojiye meraklıdır, iphone 5 çıkarken, 6'nın videolarını google'dan aratır. İçinde mesnetsiz bir dram vardır, hiçbir derdi yokken bile İbrahim Tatlises gibi 3 saniyede ağlayabilir. Sabırlıdır, ama patlayınca en iyi çıkış yapan erkek sanatçı olup, ortalığı dağıtır. Al işte bir arkadaş canlısı burç daha, annesini migrosa götürmeye üşenip, arkadaşı için böbreğini verebilen burçtur. Çevreleri geniştir, sevilirler. Bir gün jet pilotu, bir gün oyuncu olmak isteyebilirler, hayalperesttirler. Kendi burcum diye söylemiyorum ama hepsi mi entellektüel olur arkadaş :)

BALIK ERKEĞİ: Bir kızı tavlarken önce esprilerine, sonra yaradana sığınırlar. Biraz diva kaprisleri vardır; her yerde yemez, herkesle görüşmezler. Zeki ve komiktirler, rahatlarına düşkündürler, imkanları olsa bütün dünyayı L koltukla kaplatıp, bütün güney sahillerine klima taktırırlar. Zaman zaman tosuruktan nem kapsalarda, bir süre sonra gülüp geçerler. Çabuk demotive olan duygusal burçlardır, bu yüzden alkol dokanabilir dikkat. Ailesine, evine düşkündürler. Arada bir ruh halleri gidip gelir, kova erkeğinde olan mesnetsiz dram balık erkeğinde de vardır. Bazen cinnet geçirip; bütün dünya bana mı karşı ulaaaan! diye nara atabilirler. Çok iyi aşık, aranan arkadaştırlar. Aldatma ihtimali sıfıra yakın olan burçtur ama yine de Allah şaşırtmasın tabi.      

27 Nisan 2012 Cuma

Kibir ve Gözyaşı

Kibirden nefret ederim, her türlüsünden. O diilde bu diye sohbetin içine edeninden, bir yere senden 15 dakka önce girdi diye seni aşağılayanından, parasıyla gözünü, gönlünü yoranından, nefret kere nefret ederim.
Bir de kibri mesleki deformasyon haline getirenler var. Bu yavrularımız zaman içerisinde yaptıkları işin heyecanına kapılıp, üzerlerine o kostümü giyer, bin beşyüz havalarla dolaşırlar. Avukat olup da her konuşmada adalet ve hakkaniyet dersi veren mi dersin, turizimci olup da seyahat etmek bizim işimiz, sen o vizyonunla ancak ümraniye de gezersin havalarını mı yersin, yoksa tezgahtarların (alınmasınlar "satış elemanı"dır hepsi) "ay senin kıçında donun yok nerden alıcan o louis vuitton çantayı bırak bırak" bakışlarını mı seversin sen seç...

Ben size bugün kibirli "satış elemanı" ile yaşadığım maceramı anlatayım. 29 yıl sonra kardeşlerimin odasındaki çekyatta Mükremin Çıtır gibi yatmaktan kurtulup, kendime şahane bir ev kiraladım. Ama nasıl mutluyum nasıl gururluyum anlatamam. Hiç gitmediysem 10 kere İkea ya, 5 kere Mudo Home'a gittim. Aklımı yitirip her şeyi aldım sanıyordum ki çarşaf, nevresim, yastık almadığımı gördüm. Koşarak şehrin enn pahalı alışveriş merkezine gittim ve evli arkadaşlarımdan duyduğum en pahalı yastık yorgancıya girdim. Ama bütün gün koşturmaktan suratım bir balmumu, ellerim torna tesviye mezunları gibi yumuk yumuk, ağzım dilim kurumuş olarak mağazaya girdim. "Satış elemanı" bana öyle bir baktı ki, mağazada dress code (kıyafet yönetmeliği) var ve beni içeri almıycaklar zannettim. Kadın bana yarım ağızla hoşgeldi..z.. filan gibi bişeyler söyledi, ben de hemen, "Benim acil yastık, yatak örtüsü, çarşaf ve nevresim almam gerekiyor, zira artık bu gece uyumak istiyorum." gibi yersiz şakalar yaparak kadını yumuşatmaya çalıştım.

Benim böyle gerzek bi huyum vardır; ortam ve insanlar gerginse, bir umut şakalarıma tutunurum. Baktım kadın oralı bile diil, bende onun hoşuna gidecek müşteri olmaya çalıştım. Ver kaşarı ver sucuğu diyerek tanesi 410 tl olan iki kaz tüyü yastık, 300 er liradan nevresim takımı ve 120 lira olan yastık kılıflarından aldım. Beni gören akşam gerdeğe girecek sanır, yatağa yorgana öyle hevesliyim. Ve kasaya geldiğimde 2100 tl lik bakiyeyi görünce gerçekten gözlerim doldu, ciğerim yandı. O saatten sonra hayır alamam çok pahalı desem kibirli kadına çok ayıp olacak! (Niyeyse biz çılgın türkler böyleyizdir, başkaları için yaşar, alışveriş yapar, evinin 5 metrekare odasında 6 kişi oturur, iki yabancı gelince 35 metrekarelik misafir odasına geçeriz koltukların örtülerini kaldırıp...) Ben de kredi kartımı bi havalarla verdim ve kadına akşam eve akbille dönmeyecekmişim gibi bi bakış atıp, bu poşetler burda kalsın ben bir de Chakra'dan (yine babamın ten maaşı bir mağaza) havlu bakayım hahaayy dedim. Kibirli tezgahtar beni gözleri ışıldayarak onayladı, onun gözünde artık bir Madonna bir Kyle Minogue'dum, star kumaşım gözlerime, cüzdanıma işlemiş bi şekilde mağazadan görkemli bir yürüyüşle çıktım. Çıkar çıkmaz beynim uğuldamaya gözlerim kararmaya başladı, ulan ben naapmıştım, Kadına hava atıcam diye bir anda yetersiz bakiye olmuştum. Hemen Chakra da yalandan havlu bornoz bakıyo gibi yapıp, fiyatlarını görünce de; "heralde bu bornozlar kurularken masaj da yapıyo" diye mırıldanıp usulca yerine bırakırken, paramı geri almanın peşine düştüm.

Mağazaya tekrar girdiğimde az evvel beni anne şefkatiyle yolcu eden satış elemanını buldum ve "benim acil bu aldıklarımı iade etmem lazım, biraz önce nişanlım aradı, bana sürpriz yapmış ve diğer avm'deki mağazanızdan bana ne lazımsa fazla fazla almış dedim coşkuyla. Kadın gerildi göz bebekleri titredi ve sakin bi sesle "yaaa öyle mi olmuş" dedi ve yalanını yiyimm senin der gibi baktı. Kadının ses tonundan mı, gergin bakışlarından mı, hayat pahalılığından mı, gerçekten yalanımı yemediğinden mi bilmem, kadın sorusunu bitirir bitirmez ben bir ağlamaya başladım ama nasıl böğürüyürom iç çekerek tataklarım akarak ağlıyorum. Kadın şok oldu, müşteriler bakakaldı,  mağazadakiler yanıma su selpak koşturdu. Ben de başladım anlatmaya; "aslında öyle değil, nişanlım aradı doğru, ama ben hevesle aldıklarımı anlatırken bana bağırmaya başladı: "ben ne düşüncesiz, ne şımarık insanmışım, ilerde çoluğun çocuğun rızkını bornoza çarşafa yatırırmışım, zaten yemek yapmayı da bilmezmişim, aldıklarımı iade etmezsem bu evliliği unutmalıymışım...Allah kahretsin bu erkekleri, boşuna demiyorlar, ele karış yele karış diye bu yaştan sonra da birini bulamam diye ağlak ağlak bitirdim cümlemi. Bu samimi halimi gören kibirli kadın bir anda hayatının paylaşımını yaşamış gibi omzuma dokundu ve "sakın üzülmeyin, ben anlamıştım siz -iade edicem bunları dediğiniz anda bunun altında bir erkek olduğunu" dedi. Ve bir anda kendi kocasını, ne sorumsuz olduğunu, kendisinin günde 12 saat çalışmasına rağmen adamın 3 yıldır iş bile aramadığını anlattı. Bana yardımcı olacağını, mağaza çalışanlarının % 50 indirimleri olduğunu, istersem kullanabileceğimi söyledi. Bunu duyar duymaz sümüğümü sildim ve sezon ürünlerinde de indiriminiz geçerliyse, şu nevresim takımını aliym bari %50 indirimle, hem size de katkım olur dedim. Kibirli tezgahtar gülümseyerek, tabi gelin seçelim beğendiklerinizden birini dedi. Gözyaşının kibri yendiği o kutsal günde, rahatlamış bir şekilde nevresim seçerken canım babamın sözü geldi aklıma; "Kazla tavuk tartılmış tavuğun götü yırtılmış." Benim gibi insan üstü meziyetleriniz yoksa sizden rica ediyorum o pahalı mağazaların önünden bile geçmeyin sevgili okuyucularım. Hepinize esenlikler dilerim.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Çiftler sosyalleşirken çimenler ezilir...

Hayatımda çok çalışıp aşka az kafa yorduğum, ilişkilerle ilgili analizler yapamadan akşam 10 da ağzımdan salya akarak uyuduğum bi dönemdeyim. Ama huzurluyum, mutluyum çok şükür. Sadece uzun zamandır aklımı kurcalayan bi konuda yeni yazma fırsatı bulabildim ve sizleri neden bundan mahrum bırakayım dedim. Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, size bugün sosyalleşmeye çalıştıkça derbeder olan çiftlerden bahsedicem.

Bir ilişkinin kuluçka evresinde kimseye ihtiyacınız yoktur; onu bol bol düşünüp, yumurta gibi kıçınızın altında ısıtıp, kendinizi yükseltip, şarkılar dinleyip, mutlu mesut yaşarsınız. Sonra aaa bi bakmışsınız kendinizden tahriklenip adama iyice aşık olmuşsunuz.

Sonra ikinci evreye geçilir; öyle iyi anlaşıyoruzkiler, dünyada sadece ikimiz kalsak sıkılmayızlar, biz mutluyuz ya bizden sonra tufan demeler falan filan...Böylece yaşanan ilüzyonun etrafına yavaş yavaş koza örülmeye başlar.

Ardından 3. evre gelir; elele sokağa takdim, en yakın arkadaşlarla tanıştırmalar, onunkilerle tanışmalar...Ay nasıl heyecanlanır insan, nolur onu çok sevsin bizimkiler, nolur çok güzel sohbet etsinler, birbirlerini çok sevsinler, hatta bizim apartmanda hep beraber yaşayalım. Bir de karşı tarafın arkadaşları vardır tabi, onun içinde çeşitli dilekler sıralanır; nolur arkadaşları kekomançi tipler olmasın, gerzek espriler yapmasın (ki bu mümkün değildir), ağzıyla içsin, eli yüzü düzgün olsun ki bizim bekar kızlara refere edilebilsin....bu liste böyle uzar gider.

Ama bu dileklerin çoğu maalesef tutmaz. Hele şu zamanda, sosyalleşirken bir akşamı kazasız belasız atlatan çiftler hemen evlenndirme dairesine koşmalıdır bence. Çünkü gerçekten birlikte sosyalleşebilmek bir san'art'tır.

Bunu zorlaştıran şey elbette egolarımızdır. Özellikle bir erkeği bir yere gitmeye ikna etmek çok zordur, gerçekten sabır ister, ama Derya Tuna'nın da dediği gibi; "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer."
Sevgilisiyle bir yere giderken mücbir sebepleri bile hesap eder insanoğlu; "Barbaros Bulvarı'ndan gidersek heyelan olur mu, Beşiktaş trafiğine girmeyip vapurla mı geçsek, o zamanda yolda çok üşür kakası gelirse erken kalkalım der mi, ordaki insanları sever mi, sevipte sessiz mi kalır, çok sevip hiç mi susmaz, yemekleri beğenir mi, yoksa aç kaldım burda diye dırtlanır mı, manzaraya arkası dönük oturursa daralır mı filan filan...

Bir cuma gecesi atomu parçalamaya değil, Beyoğlu'na rakı içmeye gittiğiniz sevgilinizle ibb trafiğe bakmadan, ruh halini tartmadan, stresini öngörmeden lütfen yola çıkmayın. Çıkarsanız da 6 yaşında çocuğun bile gülmiyceği esprilerine Ahahahah diye görkemli kahkahalarla katılın ki kendini çok komik sanıp rahatlasın ya da hava güzel yarın sen motorla gez istersen diyerek özgürlük alanlarını vurgulayın ki; o da kendini yollarda yalnız bir ruh, bir hayalet süvari sansın ve "tabi yaa benim bambaşka bir hayatım var sadece bir çift olmaktan ibaret değilim bu hayatta desin. Ama en güzeli şudur; diyelim arkadaşlarınızla bir yemek yiyip, topluca sosyalleşmeyi, zevzek esprilere, iddialaşmalara prim vermeden sohbet etmeyi başararak evinize döndünüz, döndükten 2 saat sonra; "Ay Özge'yle kocası mesaj attı şimdi, sana baağğyılmışlaar, illa birlikte bayram tatili yapalım diyolar" diye hiç olmayan bir mesaj üzerine şizofrenik planlar yapın ki; olası bir tatili aylar önceden garantileyin.

Ha derseniz ki; bu ne kardeşim yalan dolan Muhteşem Yüzyıl entrikalarıyla bi adamı evden çıkarıcağıma hiç çıkmam daha iyi! Çıkma o zaman, otur canım benim, Beyaz Show'u izle, Latif Doğan'ı izle, Bugün Ne Giysem'i izle sana aktivite mi yok, hem de trafikte bi araba daha eksilmiş olur.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Rakı Sofrası, Kadınlar ve Amy...

Hafta sonu İpek'in yazlığında misafirdik, kurbağa gibi sudan çıkmadığım için saatlerce denizde yüzüp, Ajda'dan Müslüm Baba'ya en güzel aşk şarkılarını dinleyip, eğlenceli bir kitap okuyup, tabi ki diğer kızlarla bol kahkahalı dedikodular yaptım. İpek'in annesi Sibel Abla; "bu akşam balkonda rakı balık keyfi yapıcaz kızlar sakın geç kalmayın" diye muhtıra verince dünyalar benim oldu. Çünkü hayatta kız kıza oturulan bir rakı sofrasından daha eğlenceli hiçbir şey olamaz..

Kumlu ayaklarımızla eve geldiğimizde, bembeyaz örtülü yuvarlak bi masada; acılı ekşili patates salatası, patlıcan ezme, rokalı bol domatesli şahane bi kaşık salatası ve mis kokulu kavunla beyaz peynir karşıladı bizi. Masayı görünce duşa giremeden, ellerimizi yıkayıp sofraya çömdük. Sibel Abla hemen mezgitleri tavaya attı, balıklar tavada çıtırdarken biz de en yakın arkadaşımız Yeşil Efe'yi bardaklara doldurduk. İpek'in tatlı anneannesi Gönül Hanım -bana da bir kadeh koyun kızlar- deyince daha da keyiflendik. Hemen bir çay bardağı rakısı da ona hazırladık. Sibel Abla da çıtır çıtır balıklarla masaya gelince rakılarımızı sağlığa ve huzura kaldırıp; Amy Winehouse'dan, Küçük Sırlar'a uzanan sohbetimizin pimini çektik.

(Kadınların rakı sofrasındaki duygu geçişi sesten ve ışıktan daha hızlıdır. Mesela bir kadın rakı masasında Nev'den; Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına şarkısını dinleyip, "Ahh ulan ne aşık olmuştum o Allahın cezasına" diye nara atarken, bir anda gözü arkadaşının rakı kadehi tutan eline takılırsa, -Yalnız o diilde yanınca inanılmaz güzel durmuş nar çiçeği ojelerin, Pastel'in 412 si miydi bu?-  diye bi anda kozmetik dünyasına dalabilir. Ve masadaki diğer kadınlarda asla; -Ne diyosun arkadaşım daha az önce o yetersiz bakiye eski sevgiline içleniyodun, ne ara geldin bu kafaya!- demez. Diyemez çünkü aynı kafa onun da fabrika ayarlarında vardır. Ya da Sibel Can'dan Hançer'i dinleyip ikinci kadehe geçerken; -Kadeeeer sen bize nazik davranmadıııın- diye ağlamaklı olup, aniden; -Sibel Can'ın albüm çıkarırken verdiği kiloları kesin ben aldım- diye dertlenir ve temmuz ortasında nasıl kilo vereceğini düşünmeye başlar...)



Sakız rengi masamızda keyifle ikinci kadehlerimizi yuvarlarken, hala mihrap yerinde olan Gönül anneanne, büyük ısrarlar sonucu yumuşacık sesiyle bir şarkı patlattı. "Kimseyeee etmeeem şikayeeeet ağlarım ben halimeeee...", hayranlıkla şarkıyı sonuna kadar dinledikten sonra gözlerimiz doldu ve sessizce denizi seyretmeye başladık. Şarkının nakaratının sonunda ki "İstikbal" kelimesi Sibel Abla'yı dertlendirdi ve; -Kızlar siz geliyosunuz başka misafirlerimiz oluyo bi yatak daha lazım buraya, İstanbul'a dönünce hemen İstikbal'den bazalı bi yatak aliym, evin ıvırı zıvırı da bazanın içinde durur, gördükçe sinirlerim zıplamaz- dedi. Ve biz yine direkten dönen bir duygu patlamasını teğet geçmiş olduk. O sırada sessizce bir kenarda duran TV'ye gözümüze takıldı ve en sakin olanımız Ebru; -Allah aşkına şu Sinem Kobal oyunculuğu bıraksın yaa- diye bi anda cinnet geçirdi. Biz, -Tamam Ebrucum sakin ol- diye yatıştırmaya çalışırken -Yaa ne sakin ol, dünyanın parasını kazanıyo yeteneksizSİNİZ, bi de sevgilisi bunu izlemek için sinema filan kapatıyo sanki Audry Hepburn'müş gibi naaleet gelsin!!- diye delirdi. Ben, -Canım belki o korkanç oyunculuğu ne kadar az seyirci görse kardır diye kapatmıştır çocuk sinemayı- diyince, bu fikrim Ebru'ya mantıklı geldi ve sessizce o konudan da dağıldık.

Biz, Sinem'le Arda evlenir mi evlenmez mi diye bahis oynarken, İpek'in sevgilisinden mesaj geldi ve yüksek sesle okumaya başladı: -Kızlar keyfinizi bozmak istemezdim ama Amy Winehouse evinde ölü bulunmuş...!!!- Ve işte o anda masaya demirden bi gürz düştü.. Hepimiz uzunca bir süre sessiz kaldık.. Güzel gözlü ananemiz de dahil hepimizin gözleri dolarken, bu gencecik ölüme, bu tedirgin ruha çok ama çok üzüldük. Onu bu hale getiren kör olasıca sevgilisine beddua edip; -Haksızlık bu ya!- diye söylenmeye başladık. Çünkü ondan önce gitmesi gereken ve bu dünyada lüzumsuzca yer kaplayan o kadar çok insan vardı ki, neden Amy bu kadar çabuk gitmişti? Nedeeeeen??? Hemen aylarca marş gibi dinlediğimiz "Back to Black"i açıp, ruhunun huzur bulmasını dileyerek kadehlerimizi Amy'e kaldırdık. Bu sefer anneannemiz başladı konuşmaya; -Bu yaz çok oldu bu zamansız ölümler, şu 118 33 reklamındaki çocuğun karısı da perişan etti beni, birbirini o kadar çok seven insanların ölümle ayrılmasına çok içerliyorum- diyince, biz de rakıyı artık susuz içmeye karar verdik...

Bu duygulu rakı sofrasını dışardan izleyen bi erkek, bu kadınların biraz sonra şofbeni açıp topluca intihar ediceğini düşünür.. Ama öyle olmadı.. İpek'in 5 ay önce evlenen hamile kız kardeşinin aramasıyla hepimiz hayata döndük ve hamileyken neden dip boyası yaptırdığını, bebeğe zararlı olduğunu söyleyip birden kıza yüklenmeye başladık. Sibel Abla; -Bi de yaz gününde daha da sarartmış saçını, zaten kumralsın aa evladımm, güneşte vurucak iyice açılıcak o saç, Uğur Dündar gibi olucak rengi amaaaan" diye konuya noktayı koydu.

Gecenin sonunda mutlu, hüzünlü ve çakırkeyf yatağa uzandığımda, dilimde bu yaz en çok dans ettiğim Ajda şarkısı "Arada sırada aklıma geliyooooor..." vardı. -Acaba Ajda son klibinde bacakları pürüzsüz olsun diye o sihirli ten rengi çoraplardan giymiş midir? -Yok yaa giyer mi kadın bu sıcakta pişik olur- diye düşünürken uyumuşum...

11 Nisan 2011 Pazartesi

Hayat Bir Romantik Komedi Filmi Değildir!

Bu yazımı romantik komedi filmlerindeki gibi bir aşk yaşayacağını zannederek ömrünü telef edenlere adıyorum.Yapmayın! Hayatınızı ziyan etmeyin! Pozitif olun, güzel şeyler düşleyin inancınız tam olsun, reiki, waikiki, mikado bütün alternatif tırt yöntemlerini deneyin tamam ama bir yandan da Türkiye’nin gerçeklerini, kültürel alt yapısını yabana atmayın. Nasıl mı? Hemen açıklayayım.
1- Hiçbir zaman çamaşır yıkarken tanışamayacaksınız
Romantik komedi filmlerinde çok tatlış bir tanışma yöntemi olarak gösterilen ve genç kızların bozuk paralarla, mahallelerinde bulunan çamaşırhaneye giderek, rengarenk kirli sepetlerinde çamaşırlarını yıkadıkları bir yandan da karşı makinedeki Güney Amerikalı fakir dansçıları, baletleri kestikleri bu alan Türkiye de asla koşulları oluşmayacak bir tanışma mekanıdır. Bizler, Hikmet Şimşek’li pazar konserleri başladığında, kirlileri merdaneli çamaşır makinesinde yıkanan bir milletin çocuklarıyız. Emek emek biriktirdiğimiz bozuk paralarla somun ekmek alır, rengarenk çamaşır sepetleri yerine leğeni kullanırız. O özendiğimiz çiftler, günün sonunda, yıkama işlemi boyunca yumuşatıcının önünde kikirdedikleri kimselerle ilk randevularına çıkarken, biz bütün akşamı, babamızın battal gazi donu, kardeşimizin beyaz atletiyle cebelleşen annemizin migrenli başını ovarak geçiririz. O yüzden üzgünüm ama lütfen bu hayalinizi temiz çamaşırlarınızla birlikte kışlıkların arasına kaldırın.

2- Metroda biri ile tanışamazsınız

İnsana yaşama sevinci veren bu filmlerde, iki güzel ve yabancı insan metroda yan yana otururken önce hafifçe gülümseyip sonra o an okudukları kitaptan, dinledikleri müzikten konu açarak sohbet ede ede giderler. Sonra hooop bi bakarlar ki inecekleri durak geçmiş, sohbet o kadar tatlıymış ki; hay Allah dalmııış gitmişler. Bizde ise; bir koltuk bulayım da neticemi yerleştireyim stresinden herkesin bir gözü atmaca gibi boş koltuk arar, asla tam yanmayan güzergah ışıkları yüzünden Mecidiyeköy yerine Sanayi Mahallesi’nde inmemek için diğer göz de hep bir sonraki duraktadır. Bu yüzden ahu gibi kızlarla, cillop gibi manitalarla göz göze gelinemeden ter içinde inilir metrodan. Metroda kitap okumaksa ayrı bir hayal; ayakta giden genç kızlarımız bir yandan arkalarını kollamaya çalışırken, diğer yandan uzuuuuun! metro hattında kitabın önsözüne bile gelemeden duraklarına varırlar. O yüzden toplu taşıma araçlarına hülyalı hülyalı binmeyin, gözünüzü dört açın, kitabı da evde bırakın ağırlık yapıp boynunuza yük binmesin.

3- Runaway Bride, Anlayışlı Damat Sendromu

Bu romantik komedilerin bir klişesi de düğün günü kaçan spontan gelinlerdir. Tatlı tesadüfler sonucu tanışan Harry ve Sally hemen evlenmeye karar verirler. Ama Sally’nin aklı, yıllarca gülüp eğlendiği, bütün sırlarını bilen fakat düğün gününe kadar ona açılamayan sünepe Robert’ta, yani Bob’da dır. (Robert’ı kısaltıp nasıl Bob yaparlar bende bunu anlamam!). Robert; Harry ve Sally’nin düğününe gelirken arabada Vonda Shephard müzikleriyle Sally’le olan neşe dolu anılarını hatırlar ve birden kafasına onu çok sevdiğin dank eder. Bob kayarak salona girer, düğünü durdurur, Sally de mihraptan koşarak onun kollarına atılır ve öpüşürler. Sonra bir kenarda tuzluk gibi duran Harry’den özür dileyerek, davetlilerin coşkulu alkışları arasında oradan uzaklaşırlar. Şimdi bu karenin aynısını Diyar Düğün Salonu’nda canlandıralım. Yıllarca “erkek kankam” diye tanıştırılan, tavlaya nargileye birlikte gidilen Bülent yani Bübü, (bakın ne kadar net Bülent – Bübü) nikahı durdurup gelinimiz Sibel’e açıldığı anda düğün sahiplerinden öyle bir dayak yer ki adını bile unutur, misafirler de Fight Club Diyar Düğün Volume 1 gösterisini acıbadem-limonata eşliğinde seyreder. Beyaz eşyanın taksidini ödemeden nişan bile atılmazken, altınları paylaşmadan düğünü terk etmek ne demek! O yüzden kendinize gelin ve evlenmeden önce iyice düşünün, o “kankalar”ı da nikah masasına oturmadan evvel muhakkak bir dürtükleyin…

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kadın Kadının Kurdudur...!

Birbirinden güzel okuyucularım, çok lazımmış gibi yeni bir yaş daha alırken kadınların birbirleri ile olan sahtekar-sempatik ve tehlikeli ilişkilerini birde benden dinleyin istedim.

1- Kadınların Birbirini Köpürtmesi...:

Sevgili hem cinslerim, erkek arkadaşınızla, kocanızla kavga ettiğiniz vakit ne yaparsanız yapın bir başka hem cinsinizle konuşmayın! Çünkü derdimi anlar diye mevzuyu bir kız arkadaşınızla masaya yatırdığınızda o meselenin orjinine inilecek, 1000' le çarpılıp büyüyecek, kar topağı olup böğrünüze oturacaktır. Mesela derdiniz sevgilinizin flörtöz olması ise; adamın doyumsuz olduğu, hatta eşcinselliğe meyilli olduğu bile irdelenerek hemen ayrılmanız tavsiye edilecektir. Adam evlenme teklifi etmekten imtina ediyorsa; ailesinde başarısız evliliklerin ilişkilerin olduğu, felaket sorumsuz olduğu, hatta Peter Pan Sendromu olduğu için büyümeyi reddettiği kanaatine varılacak ve yine hemen o kahrolasıca adamı terketmeniz istenecektir. Eğer adam kazara hesabınızı ödemediyse; adamın üçün beşin hesabını yaptığı bu adamla evlenirseniz ilerde kumar problemi bile olabileceği düşünülerek ilerde çoluğun çocuğun rızkını kumar masalarında yedirmemek için hemen o adamı bırakmanız rica edilecektir.  Kısacası bir tatlı huzur almak için gittiğiniz bu buluşmalardan Exorcist' teki içine şeytan giren kız gibi yeşil bitkiler kusa kusa dönersiniz. Yapmayın, Aşk-ı Memnu dizisinde de her daim söylendiği gibi, "Bihter' Yükseltmeyin!" Eğer talihsiz bir kararla bu tip buluşmalara gittiyseniz de şunu düşünün, size o akılları verip sahnede devleşen fıtri zeka hem cinsleriniz, ya en az 6 yıldır sabırla evlenme teklifi bekliyorlardır, ya aldatıla aldatıla boynuzlarından x raylere sığamıyorlardır ya da adamların bütün hesabını ödeyip, Migros alışverişlerini bile bunlar yapıyorlardır. O yüzden aman, hız yapmayın canlara kıymayın. Çünkü mutsuz bir kadın, değil etrafında mutlu bir ilişkiye, Oya ile Bora'nın müzikal birlikteliğine bile tahammül edemez.

2- Kadınların Birbirini Beğenmesi Pohpohlaması!!!:

Özellikle facebook resim altı yorumlarda sıkça rastlanabilecek bu sahtekarlık şöyle başlar:
- "Canımmss nassı güzel çıkmışsaaıın tam bir prensessin yeeaaa...!"
- "Tatlişkom elbisen olaaaay! derhal nerden aldığını söylüyoaasuuun!!
- "Bitanemmm sözün bittiği yerdeyiz yıkılıyosaauuuun!!!" diye birbirlerine dolmaları verdikçe verirler.
Gazı alan zavallı resim altı mağduru, bi Adriana Lima bi ben ama onunda boyu fazla uzun sonuçta Tükiye de yaşıyoruz ve erkeklerin boyuda pek parlak diil diye akıl dolu çıkarımlarla hayatına devam eder. Yorumu yazan hem cinsinizse; "Yaa gel Allah aşkına şu salağın elbiseyi bi yaşaa, pavyona düşmüş fransız mürebbiyeler gibi giymiş kırmızı elbiseyi utanmadan fotoğraf çektirmiş bide!" diye sizi Bir Allah Kuruşu gibi harcar. Sevgili kadınlar sabah gözünüzün çapağını silmeden gittiğiniz işinizde bir başka kadından aldığınız iltifatı gizemli bi gülümsemeyle kabul edin, aman havaya girmeyin hatta acaba bi yerimde bi açık bi yırtık mı var diye de kendinizi tuvalete atıp kontrol edin.

3- Üç Kadının Bir Araya Gelince Kimseyi Beğenmemesi:

Yüce gönüllülükte sınır tanımayan kadınlar, bir araya gelince kimseleri beğenmezler. Rus kızları mı "Aaaa ama onlar 40'ından sonra çöküyolar!"
"Canım sen 40'a kadar da enkaz gibi ceset gibi yaşadın o nasıl olucak, en azından onların bi yükselme dönemi var, sen doğduğunda beri fetret devrindesin arayı nasıl kapatıcaz haa!" diye hep sormak isterim onlara ama kıyamam.
Eğer bu kadınlardan biri kocası tarafından aldatılıyorsa (evet tarafından!), hele de kız biraz genç biraz eli yüzü düzgünse..., ooowwww! o kızın ne çemçüklüğü kalır, ne varoşluğu, ne biçimsizliği kalır, ne ucuzluğu, Harvard'ı da bile bitirse muhakkak bi zeka geriliği vardır ya da Amerikan Başkanı'ndan torpili vardır. Siz siz olun bu sohbetlerde aklınız iplerini salmayın, valla sonra kredi kartı 1 2 3 4 olan o güzel insanlarla uçan balon gibi başka diyarlarda yaşarsınız...

Haydi şimdi kendi aranızda konuşmadan sohbet edin...!




 

8 Aralık 2010 Çarşamba

Kadın Değişkendir...Neden?

Sevgili takipçilerim, bugün size kadınların assolist gibi gezerken neden Sibel Tüzünlere gelip saçlarını kazıttıklarını, alayına isyan inadına piercing diye dolanırken, kırsal bir hevesle neden organik domates yetiştirdiklerini, ofsaytı enerji içeceği zannederken, içine takoz recep kaçmış gibi deplasman maçlarına neden gittiklerini anlatacağım...

1- Almadan Vermek Allah'a Mahsustur Beyler!...

Bir kadın canını düşüne takıp sevdiği adam için hayatını ertelemesinin tek bir sebebi vardır; "Takdir Görmek". Takdir; köpeğe ödül bisküvisi verir gibi kafasını okşamak değildir elbette.. Ufak bir hediye ile akşam eve mi gelirsin, hafta sonu sürpriz bir Roma tatili mi organize edersin, yoksa çok beğendiği botu alıp yatağına mı serersin, orası senin vicdanın, cüzdanın ve kaç romantik komedi izlediğine kalmış. Ama sen yapılan iyiliklerin birine bile şık bir kontratak yapmamış, yata yata manda gibi mabadını büyütmüşsen o kadından hayır bekleme artık. Yıllarca sabredip, Rock seviyosun diye herkeslerden önce tırnaklarını siyaha boyayan, Elazığlısın diye kuru dolma sarmayı öğrenen kadın, nasılsa yaptıklarım görünmüyor diye şalteri kapatarak yola koyulur.

Sen şimdi diyeceksin ki balım erkek kısmı; "Napalım yani, her dolma sarana hediye alıp, her jeste Roma Tatili'yle karşılık verirsek, faturaları evden erzak satarak öderiz. Öyle değil işte koçero, sen nasıl poh poh butonuyla çalışıyorsan, kadın kısmının da gazı güzel sözle alınır. Senden göremediği şevkati başkasında bulursa, işi gücü bırakıp o adamla organik domates yetiştirmeye sahil kasabasınada yerleşir, Queen dinlerken, bir anda rakı mezesi hazırlayıp Müzeyyen Senar da dinler. Bu, kadının karaktersiz olduğu anlamına değil, aksine hayatının merkezine şevkati koyduğu için, ne istediğini bildiği anlamına gelir.

Unutma, almadan vermek Allah'a mahsustur. Beklediği şevkati göremeyen kadın, civar illerde bir başkası ile organik domates yetiştirip toprağı mıncıklarken, siz baba yadigarı bahçenizde çimlerinizi tek başına biçmek durumunda kalırsınız.


2- Bir Kadın Takım Tutmaz Aslında!...

Bazı kadınlar görüyorum, alt komşumuz Ahmet abiden daha holigan kadınlar. Maçlara gidip, yenilgiyle kahrolup, gollerle heyecana kapılıp, UEFA eşleşmelerini asker yolu gözler gibi elleri yüreklerinde bekleyen kadınlar. Bakın o kadınların çoğuna, muhakkak yanlarında bir adam vardır. Onlar, o kadınların koca adaylarıdır.

Cumadan pazara evde sadece futbol konuşan erkek, maça gidemiyorsa, tuttuğu takıma göre; Kazan'da, Bağdat Caddesi'nde, Mezunlar Derneği'nde alkol tüketerek maçı seyreder. Bu homosapien aktivite erkeğin dna sında vardır. Ancak sevgilisinin yanında maçlara iştirak eden, her pozizyonda poposuna motor yağı sürülmüş gibi zıplayan, ileri holigan teknikleriyle takımını destekleyen kadın maçlara "genellikle" tek bir beklenti içinde gider...

Nedir bu beklenti? Aynı takımı destekler gibi göründüğü adamla kendi ilk 11' ini kurmak. Şimdi diyeceksiniz ki; yaa Ayşe sende herşeyi getirip evliliğe dayandırıyorsun, belki sosyolojik, parapsikolojik, metafizik bi sebebi vardır takım tutmanın.

Muhakkak ki vardır; bir topluluğa ait olma hissi, kendini rahat ifade etme alanı, meşguliyet ve deşarj olma imkanı, takım tutmanın olmazsa olmazıdır ama erkekler için. Kadınların çoğu bu sosyolojik açılıma teğet geçerek, sadece kendi takımlarının kaptanı forveti santroforu olma arzusu ile yanıp tutuşurlar, bunun içinde adamın hastalık derecesinde bağlı olduğu  futbol takımı kanalını kullanırlar. Çok basit bir matematikle, erkek hangi ilgi alanında çok vakit geçiriyorsa onu analiz edip, götün götün o alana yanaşır, hemen entegre olur ve ordan adama zehri verirler. (Bknz. Güzel Avrat Otu). Ama baktılar ki adamdan bir cacık olmayacak, 3 Turkcell Super Lig sezonu geçmiş daha aileyle bile tanışılmamış, yavaş yavaş önce adamın erkek arkadaşlarıyla toplaşıp rakı içme seanslarından ayaklarını çekerler, sonra adam heyecanla takımın deplasmanda kaç tane döşediğini anlatırken -hıhııı diye geçiştirirler, adam; - hadi bu hafta avrupa maçı var sende gel, dediğinde; "Maeehmet valla çok soğuk bugün hava, sen git izle yarın iş var hastalanmiyim şimdi pazar pazar"  diyerek, karşılanmayan beklentilerinin fişini yaşam destek ünitesinden çekerler. Bu da demektir ki, bir kadın takım tutmaz, adam tutar aslında...

Sonra o holigan kızları bir rugby maçında bağırıken, Çaykur Rizespor'a destek verirken, güreş müsabakasında heyecandan minder kenarında ağlarken görünce şaşırmayın, o kızlar sadece ekmeklerinin peşinden olan, yeni bir gelecek inşa etme arzusuyla yanıp tutuşan sporun ve sporcunun dostu güzel insanlardır...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Yazlık Hap Gibi Bilgiler...

Sıcaklarla kavrulan, duygulardan duygulara savrulan okuyucularım; bugün sizlere bir hikaye anlatmak ekran başında uzun uzun metinler okutmak yerine, kadınların yazlık yerlerde ne dedikleri ama aslında ne demek istedikleri hakkında ufak tüyolar vermeye karar verdim. Hekes mutlu Lerzan en Mutlu'nun bile ters açıya karşı koyamayan portakal poposuyla mütemadiyen sevgili değiştirdiği günümüzde, bu hap gibi bilgilerle sahil kenarlarında belki güler eğlenir, belki de yazdıklarımı karşı cinse sizin fikirlerinizmiş gibi anlatarak bir ten teması yakalar ve bana duacı olursunuz.

Kadın Ne Der Ne Demek İster...

1- "Aşkımmm beyaz şortuma yağ damlattaııım!": Bu mesaj; büyük çabalar sonucu yakaladığımız bronz tenimiz ve beyaz şortumuzla bizi ilk gördüğü anda yeterli tezahürat yapmayan sevgilimize,   "beyaz şortu giydim, içine de tanga geçirdim, gereken ilgiyi göster, yoksa tuvalete kalkıyo ayağına bütün kebapçıya Sevtap Parman gibi Popo Şov yaparım mealine gelen bir mesajdır, dikkate alınız...

2- "Haftasonu Arkadaşlarımla Yunan Adaları'na Gidicem Bitaneeeem"Uzun süreli bir ilişkisi olan kızımız yaz gelipte sevgilisine bu cümleyi sarfettiğinde alınması gereken mesaj;  "Bir yaz daha geçti ne yüzük var ne kına, bari kendimi vizesiz yaban ellere atayım da geçsin önümden Yunan Heykelleri salına salına", anlamına gelmektedir. Bu cümleyi duyan gariban beyler yağmasanızda gürleyin, en azından kızı; "Aşkım ben Eylül gibi söz yapalım diyorum" ne dersin gibi dolmalarla oyalayın ki, yazı Bodrum'dan Kos'a dürbünle bakarak geçirmeyin...

3- Yer Bodrum Maça Kızı'nın Şezlongları, Kadın da Şu Cümleyi Sarfediyorsa: "Hayatım, erkeği boş bırakmaya gelmez, boş bırakırsan Ahmet, Mehmet, Mustafa da olsa farketmez gider bir yelloza bulaşır..." Bu cümle şu anlama gelmektedir; saraylı ablamız annesini görmeye gittiği 3-4 günlük kısa sehayatlerde, o anda hücum bot gibi yanında güneşlenmekte olan kocası Mustafa'nın, Aksaray'dan Rus dostlarını eve konuk ettiğini anlamış ve toparlak kocasına uygun bir dille ilk uyarı atışını yapmaktadır. (Bir de bu sohbetlerde; "Ayol 4 gün şehir dışına çıktım bir de ne göreyim..." diye cümleye başlayanlara hep sormak isterim; "Canım sen şehir dışına çıktında gittiğin yer muhakkak başka bir şehre temas ediyordur, hiç olmadı bir kazaya bir ilçeye teğet geçiyordur, nedir bu şehirli insanım 4 günden fazla İstanbul'dan ayrılamam havaları, bak sen şehirden ayrılır ayrılmaz kocan yaba gibi elleriyle başkalarını mıncırıyor, uzaya gitsen ne olur...)

4- "Canım Dekoltem Biraz Fazla Mı!!!": Bu cümleyi kuran ablamızın göğüs dekoltesi muhakkak ki fazladır, hatta akciğer filmi çekilecek kıvamdadır, ancak sevgilisi ya da kocası o an dünya kupası finalinden kafasını kaldıramadığı için, dişisi anadan üryan gezse umursamayacaktır. Bu sebeple kızımız da dikkat çekmek için bu yola başvurur. Beyler, evden çıkmadan size verilen bu son şansı değerlendirin, köprüden önceki son çıkışı kaçırmayın ve size "dekoltem biraz fazla mı?" gibi bir cümle kuran partnerinize; "fazla da laf mı hiçbi şey giymeseydin" diye esip gürleyin, yalandan da olsa elinizdeki kumandayı filan yere fırlatın, Savaş Ay gibi suni gündem yaratın ki, gecenin sonunda; "Aşkım sen benim giydiklerimden hiç rahatsız olmuyosoon, demek ki beni kıskanmıyosoon, demek ki yeterince sahiplenmiyosoon" gibi permütasyon kombinasyonlarla darlanmayın.

5- "Çok Göbeğim Yok Di Mi?" : Bu soru zannediyorum insanlık tarihinde bir kadının bir erkeğe sorduğu en eski sorudur, her sorunun bir çok cevabı, her insanın da bir çok bakış açısı vardır, ama emin olun bu sorunun tek bir cevabı vardır; "Di!" Yok anlamına gelen ve sadece iki harften oluşan bu cevabı vermediğiniz takdirde, kadınlarınız tatil boyu beraber yediğiniz yemeklerde ya da mülteciler gibi saldırdığınız açık büfelerde size eşlik etmeyecek, siz yamyam gibi masadakileri götürürken, gözlerini belertip boş boş masaya bakacak, ağzını bıçak açmadan rokasını kemirecektir. Siz bütün iyi niyetinizle "Hayatım döner çok güzel bi tatsana" dediğinizde bu kontratak şansını kaçırmayarak; "Yok yok ben yemiyim, ne de olsa göbeğimden ayaklarımı göremiyorum, şimdi bu döneri yersem yarın denizde yanlışlıkla duba diye bana yüzerler, rezil olursun mazallah" diye engerek gibi usul usul sokacaktır sizi amannn!


Tuvalete giderken sinema bileti bile emanet edilemeyen, rakı kavun peynir bütün kadınlardan iyidir diyen dünyalar tatlısı erkekler; Bu yaz da tatilinizi huzurla geçirmek istiyorsanız bu sese kulak verin ve yukarıda saydığım hayat kurtaran cevapların en az üçünü yeri geldikçe sevgilinize söyleyin ki; dünyada sadece Türklere mahsus olan o zarif  stille denizin üstünde rahatça yatabilin...

Haydi iyi tatiller...

8 Haziran 2010 Salı

Tatminsiz Erkekler - Gerçek Kadınlar!

Rihanna İstanbul'a gelip Umbrella'yı (nam-ı diğer Şemsiye) söylediğinden beri yağan yağmur bana da ilham getirdi ve bugün sizlere, bir türlü tatmin olamayan adamlar ve bu duruma Tekel İşçileri gibi direnen kadınların hikayesini anlatmaya karar verdim.

Bir süredir kadın erkek ilişkilerinde gözlemlediğim son durum şu;
1-Facebook, twitter gibi vur kaç sitelerinde hesabı olmayana kız vermiyorlar
2- Bu sitelerin en az ikisinde hesabı olmayanı oyuna almıyorlar
3- Bu tip alanlardaki kız arzının fazla olması sebebiyle, erkekler hoşlandıkları bir kızın üzerinde en fazla 2,5 gün, 4 sms süresi kadar oyalanıyorlar.

Hem cinslerimin şevkat eksikliği, arz fazlası erkekleri fazlasıyla şımartmakla kalmayıp, tatminsiz umursamaz dengesiz testesteron topları haline getirmiş durumda. Bu nedenledir ki; tuvalete bile dizde laptop elde cep telefonuyla giren erkek kısmı, aynı anda 14 kıza aynı mesajı gönderiyor, kıvkıvlı civcivli bir Asmalı Mescit cumasını muhakkak garantiye alarak, adeta pazartesiye sevişmeden başlamam diye and içiyor.

Erkeklerin; zebra sürüsüne saldıran aslan gibi karşı cinse girişmesi kızlarımızı çaresiz bırakırken, tamamen "ilgi ve şevkat!!" eksikliğinden, kolaylıkla bir adamın 2. 3. partneri, hatta zaman zaman çok korunaklı bir marka da olabilen OK'e 4. yoldaşı olmayı kabul edebiliyorlar. Erkeklerin aymazlığı o durumdaki; yıllarca beraber olup ara verdikleri kıymetli eski sevgililerine bile, tekrar birlikte olmak istediklerini e-mail, blackberry messenger ya da taklacı güvercin aracılığıyla duyuruyor, bir dönem gözlerinin içine baktıkları sevdiceklerinin zinhar sesini bile duyarak sorumluluk almak istemiyorlar.

Kimi kız arkadaşlarım eski sevgililerine; -"ara ara görüşünce beklenti içine giriyorum, acaba bir daha görüşmesek mi" diye her puntosu blöf kokan bir mesaj çektiğinde, saniyesinde -"peki sen bilirsin" içerikli çok duygusal bir cevap alıyor adamdan ya da bir gece önce iltifata boğduğu kıza, ertesi gün esmer sevgilisiyle gece kulübünde yakalanan yalı çapkını, Yiğit Özgür'e karikatürü bıraktıracak bir mizah gücüyle; "pişti bilir misin?" diye sırıtıp, yüzsüzlükte limitin gök yüzü olduğunu gösterebiliyor.

Bu sıcak gündem sebebiyle buralardan çekip gitme arzusuyla yanıp tutuşan yazarınızın imdadına, evliliğe ve aşka inanmasını sağlayan kuzeni ve onun kadir şinas kocası yetişiyor. "Hadi Ayşe hafta sonu Ebru, kocası, sen ben ve Gökhan Antalya'ya gidiyoruz, hem sana değişklik olur, hem de iki hamile kadına arkadaşlık edersin" diyorlar. (Bu konuya ayrı bir parantez açmak isterim; kuzenim ve en yakın arkadaşı Ebru eş zamanlı hamile kalan siyam arkadaşlara en güzel örnektir. Hayatım boyunca anlamadığım bir şey varsa o da yakın kız arkadaşların coşkulu çığlıklarla birbirine; "Ayyy Ebruuu aynı anda hamile kalıp aynı anda doğuralımmm mıı" diye teklifte bulunup, sonra da bu dahiyane fikri alkışlarla kutlamasıdır. Yani Eurovision'da düet yapmıyoruz, çocuk yapıyoruz, bizim senkronize bir biçimde hamile kalmamızın kime ne gibi bir faydası olacak. Siz hiç iki erkeğin; "Gökhan abi bu gece hanımları eş zamanlı bafiliyoruz tamam mı" diye sözleştiklerini duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü çok saçma. Onlar en fazla iki rusla kollektif bir ekip çalışmasına girerler.) Neyse uzatmayalım, ben ilişkilere olan inancımı tazelemek için bu rüya çiftlerle tatile gittim. Gittim de Antalya'da hava gölgede 60 derece, kızlar hamile dokanır diye Derya Baykal gibi klimayı da vurduramıyorum, sahabeler gibi bütün gün pareomla gölgede oturup, sabırla hafta sonu hac ziyaretimin bitmesini bekliyorum.

Biz hafta sonumuzu Mekke ateşiyle geçiririken, eniştelerimin Anadolu Ateşi cevvalliğinde otelin bütün aktivitelerinin içinden geçmeleri acayip canımı sıkıyor. Gökhan ve Serkan, gençlik kampına gelmiş ergen heyecanıyla havuz oyunlarına, 12 yaş kategorisi için düzenlenen dart turnuvalarına katılıp, akşam yemeklerinde yaba gibi elleriyle su topunda caaanım turistlerimizin suratlarına patlattıkları smaçlarla övünüp, arada da gözleme yemeye koşarak, özerkliğini ilan eden tatillerine devam ediyorlardı. Ben; hamilelikle ruhsal geçiş hızları  katmerlenen anne adaylarımızın bu duruma ne zaman gen soru vereceğini düşünürken, gece 12  gibi bir anda odamın kapısı yumruklanmaya başladı. Kapıyı bir açtım, kuzenimle, Ebru gözlerini Sedat Bucak gibi açmış bana bakıyorlar. Hayırdır diyemeden, "Ayşee! Gökhanla, Serkan hala odaya gelmedi, tellerini de açmıyorlar nerde bunlar diye bana hesap sordular. Bende sanki biliyorda saklıyormuş gibi hık mık yaptıktan sonra; "boşverin yaa gelirler şimdi langırt oynuyorlardır" diyecek oldum, kuzenim "başlarım onların langırtına" diye hızla koridorda yürümeye başladı, daha ben dur etme tutma diyemeden, arkasından hamile olmasına rağmen şaşılacak bir hızla Ebru depar attı.

Biz; 2 tam, 1  öğrenci geceliklerle merdivenlerden koşarken bir de ne görelim; Ebru'nun kocası büyük enişte Serkan bahçede bir rusla salıncakta sallanmasın mı? Kuzenim eli karnında tedirgin bakışlarla etrafı tararken, kadraja yine vizesiz bir ülkenin güzeliyle hicretten dönen kumlu ayaklı Gökhanım girmesin mi? "Allaaaah tutmayın küçük enişteyi" dememe kalmadı, Ebru, "Serkaaaaan! Allah cezanı versin Serkann!, ben 2 saattir yukarda ayaklarıma masaj yapıcaksın diye Aloa Veramla bekliyim sen elin kadınlarıyla lunapark fantazisi yap!" diye şarladır. Bu talihsiz tesadüfün şokunu üzerinden atamayan Serkan, kireç gibi suratıyla Ebru'nun yanına fırlayarak "Aşkım vallahi kız hayatında hiç salıncağa binmemiş ben de nasıl sallanılır onu gösteriyodum yemin ederim diye cılız bir çabaya girişecek oldu... Kuzenim bu saçmalığı daha fazla dinleyemeyerek küçük enişteme; "Ahh Gökhaaan! Ah Gökhaaan! sen de gece gece eşşek kadar kıza yürümeyi mi öğretiyodun, yoksa deniz kenarında tay tay mı yaptırıyodun hııı" diye şarladı. Richter ölçeği ile 8.4 şiddetinde gümbürtü çıkaran bu çemkirmenin üzerine Gökhan, kuzenime yalvaran bakışlarla yaklaşarak;"Bitanem annemin üzerine yemin ederim ki kız odasını bulamamış ben de gösteriyodum" dedikten sonra, ben bile Gökhan'ın 0-6 yaş grubundaki çocukları kıskandıracak, zeka dolu açıklamasına kuzenimin nasıl bi reaksiyon vereceğini merak etmeye başladım. Gebe yüreği en az biricik arkadaşı kadar yanan kuzenim önce derin bir nefes aldı, sonra hamilelere has o tanıdık stille karnını ve belini  tutarak sakince; "Tamam Gökhancım tamam hiçbir şey demiyorum sana; ben bu üzüntü ve stresle erken doğum yaparım, çocuğumuz gelişemez, sen de bellboylukla meşgul olduğun için bebeğimize yürümeyi tek başıma öğretirim" dedi ve Ebru'ya yaptığı bir baş hareketiyle alfa dog gibi beraberce merdivenleri çıkmaya başladılar.

Arkalarında bıraktıkları enkaz kocaları, ters köşe olmanın verdiği şaşkınlıkla bir süre etrafa yavru köpek bakışları fırlattıktan sonra, pişmanlık yasasından yararlanmak için asil eşlerinin peşlerinden koşmaya başladılar. 2 pasif ergen eniştenin ve iki güçlü anne adayının arkasından bakarken; "Vay bee dedim işte gerçek kadınlar; gelen pası önce havaya dikip yükselttiler, sonra göğüslerinde yumuşatıp ajite ettiler, şimdide bu kozu yıllarca kullanabilmek için dırdır etmeden sakinleştiler." Bu şık hat trickle, zavallı Gökhan ve Serkan'ın ömür boyu başka bir ırka saat bile soramayacağına emindim artık...

 

2 Mart 2010 Salı

Erkekler, Yalanlar ve Mango!...

Sevgili gönül dostları, bugün köşemde ele alacağım konu; Yalan!!! (Konuyu görünce özellikle erkeklere bir titreme geldi değil mi??) Önce ufak bir tanımla erkeklerin o melun ve kronik hastalığı olan "Yalan"ı hatırlayalım sonra da türlerine göre maddelere ayıralım.

"Yalan", çoğu zaman hayat kurtaran, yakalandığında ise tatsız sonuçlar doğuran, yer kabuğu soğuduğundan beri insanlığın lugatında olan bir organizmadır. Bu organizma zaman zaman "Otrivin Burun Spreyi" işlevi görerek tıkalı olan ilişkilerin nefesini açarken, bazen de ilişkinin sonunu getirebilir. Yalanla gerçek arasında öyle ince bir çizgi vardır ki çoğu zaman bilmek istediğiniz şeylerle bilmek istemediğiniz şeyler birbirine karışır ve acaba doğrusunu öğrenmesem daha mı iyiydi, şimdi bütün huzurum kaçtı bile der insanoğlu. Ama ben bu yazımı;  iflah olmaz bir şekilde gerçeklerin peşinden koşan, erkeğinin yalanını ortaya çıkarmak için "CSI Miami" taktikleriyle ipucu çözen, yakaladığında o yalanı en az 45 yıl adamın başına kakan, sevgi dolu, paranoyak, sevilesi kahve çay ikram edilesi Türk Kadınları'na armağan ediyorum.

Şu hayatta en çok erkeklerin ağzından duyduğumuz, çağımızın ince hastalığı olan "Yalan", ünlü türk dervişi Derya Tuna'nın da dediği gibi, tıpkı çapkınlığın İbrahim Bey'e çok yakıştığı gibi, en çok erkek kısmına yakışmaktadır. Tabi o yalanlar yakalanınca, erkeklerin o çok yakışan ağızlarına itinayla sı.ç.lır ya neyse. Dilerseniz bu yalanları madde madde inceleyelim.

1- Beyaz Yalan; "Nam- Diğer Çabucak Geçiştirme"

Erkekler bu tip yalanları en çok gündelik hayatta kullanırlar, bu tip beyaz yalanlar için kafalarını yormadan varoluşlarından itibaren kazandıkları üstün Alman geçiştirme kabiliyetleriyle gün içerisinde hayatlarını kurtarırlar. Mesela iş seyahatiniz yüzünden 1 haftadır ayrı kaldığınız, sizi havaalanına kadar karşılamaya gelen sevgilinize; "Eveeeet Maeehmmet beni özlemiş misin bakalım", diye sorduğunuzda "Çooook" diye cevabı yapıştıracaktır. Halbuki Maaeehmet o anda kendisine E-5 ten mi gitsek sahilden mi, 45 dakkada evde olsak maçın ikinci yarısına yetişir miyiz gibi sorular sorarken, trafikte önüne kıran arabaya da tatlı tatlı küfretmektedir. Bu yüzden Mehmet'in bu duygu yoğunluğu arasında verdiği "Çoook" cevabının kıymetini biliniz ve cevaptan tatmin olmayarak yol boyunca kafanızı pencereye çevirerek trip atmayınız Ey Kadınlar!

2- Turuncu Yalanlar; "Asla Sevgiliye İletilmeyen Komplimanlar"

Bu tip turuncu yalanlar erkeklerin genellikle oynak iş arkadaşlarına, Facebook/MSN gibi sohbet flört sitelerinde sizden gizli yazıştıkları eski dostlarına ya da mecburen dost kaldıkları kadınlara söyledikleri yalanlar olup sizin bu tip yalanlarla karşılaşma ihtimaliniz, İnsan Kaynakları Danışmanınızın iş yerinizdeki probleminizi çözme ihtimali kadar azdır, yani imkansızdır! Ama erkeğinizin bu Washington Portakal tadındaki yalanları başka kadınlara söylediğine şahit olursunuz. Örneğin, sevdiceğinizle ortak bir arkadaşınızın düğününe gitmeden haftalar evvel, ne giyeceğim ne takacağım nasıl kilo vereceğim derdine düşen sizler, kuaförünüzün kafanıza kuşu da kondurulmasıyla davete hazır olurken, içi dışı bir erkeğiniz sizi arabayla alır ve suratınıza bir kot bir t.shirt giymişsiniz gibi mal mal bakarak yola devam eder. Ama davetin yapıldığı odaya girdiğinizde aynı masaya denk geldiğiniz Kibariye'den hallice hemcinslerinize komplimanları ardı ardına patlatır: "Ne kadar hoşsun bu gece Özgecim, Aaaa şu şıklığa bakar mısınız kiloda mı verdin sen Tuğçecim!!!"

Maşallah hassas tartı gibi kadınları tartarak iltifat eden bu adama, içinizden boyun devrilsin diye çemkirerek peçetenizi önünüze alıp kös kös oturmaktan başka çareniz yoktur. (Aslında vardır; şu an ben, çoğu zaman bu durumu kabullenerek yutan oturan kadınlar mutlu olsun diye yalan söyledim ama çareniz var tabi her zaman bir hal çare vardır. Misal beni ele alalım; kendimi özel hissetmediğim, sevgilimin bana değilde başkalarına iltifatta sınır tanımadığı zamanlarda en sevdiğim şey tuvalete gidiyor gibi yapıp oradan fıymak, koşarak kaçmaktır. Aaa nedir yani ben hariç herkese beğenilerini dile getiren adam için  hayat boyu şöför mahalinin yanında oturamam. Görevimi tamamlayıp, Semra Özal ve Papatyalar gibi Türk Kadınına mesajımı da verdikten sonra diğer bir kategoriye geçebilirim.

3- Yakalanan Yalanlar; İnkar Denen O Tatlı His!

Yalanın ironisi yakalanmamasında yatar, yakalandığı noktadan sonra artık o yalan değil acı gerçektir. Yalanı yakalama ve yüze vurma anı, erkeklerin şaşkın halleri, pıtır pıtır ter dökmeleri ve suçluluk duygusuyla dana gibi bağırmaları için bile uzatalabilir. Mesela bir kız arkadaşım, bu akşam 21.00 uçağıyla Ankara'ya gidiyorum diyen sevgilisini 22..00 de aradığında, adam kıza söylediği yalanı unutup armut gibi telefonu açmış. Bunun üzerine arkadaşım; "Uçaktaysan neden telefonun açık?" diye sorarak, adamı yaratıcılığıyla başbaşa bırakmış. Ve cevap takdire şayan; "Bitanem THY en cesur uçak yolcusunu seçiyormuş bugünkü uçuşlarında, kazanana da 10 bin mil veriyormuş, ben de dedim ki ben bu telefonu açarak konuşa konuşa Ankara'ya giderim arkadaşşş, Aşkım Allahtan aradında 10 bin mil kazandık çok şükürr, şimdi kapatıyorum çünkü kokpitten beni tebriğe geldiler!!!" Yuhhh hakkaten bir de sizi de ortak etti yalanına. Ama sınırları zorlayan uğraşılmış kaybetme korkusuyla söylenmiş bir yalan afferim; Yersen Lüpen.

4- Komplike Yalanlar; Şizofreni Başlangıcı!

Bu tip yalanların tahrip gücü yüksek olmakla birlikte duyulduğu görüldüğü yerlerde koşarak uzaklaşılmalıdır. Bunlar, sevgiliniz eski sevgilisiyle mesajlaşırken pat diye "mesaj kimden hayatım" dediğinizde, hııı! diyip zaman kazandıktan sonra, rahat ve geniş bir ifadeyle "kuzenim yaa pazar aile yemeği var mı onu soruyo!" demesine benzemez. Yine de Haiti Depremi kadar yıkıcı bu kategorideki yalanlarda gülümsenecek bir yan bulunur her zaman.  Benim en yakın arkadaşlarımdan birinin başına gelen gerçek bir olayla bu yalan meselesine noktayı koymak istiyorum.

Arkadaşım 2 yıldır birlikte olduğu sevgilisiyle çok mutluydu, adamın "Erken uyuyorum aşkım akşam 9.00 dan sonra arama" demesi bile onu şüphelendirmiyor, Facebook'a ayaklarının resmini koyup albüm yapan sevgililer kadar neşeli, hayat dolu bir ilişki yaşıyorlardı. Bir gün beni aradı ve "Ayşe bu adam beni galiba aldatıyo" dedi. Bu tip konulara asla kayıtsız kalamayan bünyem hemen; "Emin misin? Neyinden şüphelendin? Bak emin diilsen huzurunuz bozulmasın." diye aklıma gelen bütün hoşgörülü açılımları sundum. (Zaten kadın kısmı böyledir konu arkadaşıysa dünyanın en mantıklı en aklı başında fikirlerini üretir, kendisi şüpheye mahal veren en ufak bir detay yakaladığında; misal sevgilisi telefonunu 8. çalışta açtığında "Bana bak, sen beni aldatıyo musun? Zaten günlerdir fısır fısır telefonda konuşmalar, mesajlarıma maillerime geç dönmeler senin saçını yırtarım!" diye o vakur duruşu elden bırakıp adamın üstüne Bengal Kaplanı gibi atlar.)

Neyse konumuza dönelim, ben ve arkadaşım bir ipucu bulmak için atladık arabaya adamın oturduğu eve gittik. Apartmandan içeri girdiğimizde kapıyı her apartmanın maaşlı çalışanı meraklı ve yaşlı bir teyze açtı ve başladı sormaya? "Neye baktınız? Kime baktınız? Kime geldiniz? Ne istediniz?" Ben de üstün Alman "Uydurma" kabiliyetimle dedim ki; (dikkat edin erkek doğru olmayan birşey söylerse Yalan!!!, kadın söylerse "Uydurma" dır. Neden çünkü "Uydurmak" daha naif, daha nonnik, daha tatlı daha zararsızdır); "Teyzecim biz Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü'nden geliyoruz bu apartmanda kaç kişi oturuyor kaç yaşındalar gelecek nüfus sayımı için bir anket yapıyoruz" dedim. Bunu duyan Teyze, devletin yükünü hafifletecek olmanın verdiği o yüce duygu ile başladı şakımaya. "Şu katta şunlar bu katta bunlar, 2. katta karı koca iki öğretmen oturur, Adapazarlılar gelenleri gidenleri çok olmaz." Teyze isim ve yaş sınırlamasına takılmadan, apartman sakinlerinin sosyal statulerinin de altını çiziyordu. Ve geldi 3. kata; "3. katta Hakan Bey ve eşi bir de minik kızları Ela oturuyor, çocuk da 4 yaşında dünya güzeli!!!" dediğinde arkadaşıma döndüm ve onun kül gibi yüzünü gördüm. Teyzeye çabucak teşekkür ederek arabaya bindik ve hızla adamın iş yerinin önüne geldik. Napıcağımızı da tam kestiremiyoruz. Yüzüne mi vursak, karısına mı söylesek, yoksa en iyisi hiç görüşmesek mi bilemiyoruz. Ben ufaktan şaşkınlığımı üzerimden atarak küfür etmeye başlamıştım ki arkadaşım daha fazla dayanamayıp pislik herifi aradı, sinir içinde aşağı yukarı yürürken bir ara; "Koskoca 2 yıl boyunca bana bir tane bile hediye almadıııın pinti herifff! demek ki masrafın çokmuş" diye bağırdığını duydum. Sonra travmatik anlarda bile kadınların nelere takıldığını düşünüp gülmeye başladım.

Bu kabus olayın üzerinden 1 hafta geçti geçmedi arkadaşıma destek ziyaretleri yaptığım bir sırada kapı çaldı ve bir paket geldi, paketin üzerinde de bir kart  "geç kalmış bir hediye..." yazılı. Hemen anladık tabi hediyenin Hakan görünümlü Kaya Çilingiroğlu'ndan geldiğini. Bizimki paketi açmadan çöpe atıcaktı ki durdurdum. Atma yaa dedim aç şunu, bak bakalım ne almış. Sen bu hediyeleri hakettin, beğenmezsen de gider değiştiririz. Arkadaşım önce bu teklifimi saçma buldu ama yarım saat sonra kendimizi City's Alışveriş Merkezi'ndeki Mango'ya girerken bulduk. Mağdure kız kardeşim 3 parça hediyeyi kasaya uzattı ve "bunları başka bir şeyle değiştirmek istiyorum" dedi. Satıcı kızın verdiği cevap erkek cinsini tekrar sorgulamamıza sebep oldu:
"Hanımefendi bu ürünleri değiştiremezsiniz çünkü Mango Outlet Mağazamızın Defolu Ürünler Reyonundan alınmış" dedi!!! Arkadaşım 2 yıllık ilişkisi gibi defolu olan kıyafetlere bakarak bi anda delirdi ve;
"Allah belanı versin Hakaaan evli olman yetmedi, bi de beni Outlet hediyelerinle rezil ettin, hem de Mango yaaaa" diyerek Mango'dan da Hakan'dan da koşarak uzaklaştı...       

14 Aralık 2009 Pazartesi

Facebook'da Medeni Haller...

Bir süredir işlerimin yoğunluğu sebebiyle ara verdiğim yazılarımı (sadece blog yazdığımı sanmayın bende sizler gibi 8.00-5.00 çalışan etten kemikten bir insanım ya da yazarla daha sıkı bir bağlantı kurabilmeniz için ben de sizdenim kıtırları atıyorum:) gecenin kör vakitlerinde ve İsmail YK nın duyar duymaz vurulduğum "Facebook" adlı güzide eseri sayesinde ilham gelmesi sonucu tekrar yazmaya başladım ve sizleri feysbuk adlı çokça popüler ve hepimizin iş hayatının vazgeçilmezi olan sitede yer alan medeni haller kutucuğunun doldurulurkenki ruh hali hakkında aydınlatmak istedim. Yazımda zaman zaman ingilizce kelimeler kullanacak olsam da, çünkü bu feysbuk denen site bir gavur icadı olup bazı kelimeler türkçeleştirilememektedir, yanlarına hiç üşenmeden türkçelerini yazacağım ve bunu sırf siz sevgili okurlarıma hizmette sınır tanımadığım için yapacağım.

Öncelikle feysbuka girmek ve tutunmak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir, bir kere bunu adeta meslek edinen o sitede yaşayan insanlar vardır. Feysbuk kullanıcıları sayfalarında o günkü ruh hallerini ve gündemi yakalayan statulerini (durumlarını) yazarken, önce sabah ezanıyla kalkar parmaklarını açar gerer, adeta Pekin Olimpiyatlarına hazırlanıyormuş gibi bir disiplin ve ciddiyetle ısınır, en ilgi çekici mesajı en etkili mottoyu bulmak için kendilerini paralarlar. Bunca hazırlıktan sonra güncel statu hazırsa vakit kaybedilmeden kişisel sayfaya ileti olarak yazılır. Bu bazen çok tutan bir diziden vurucu bir cümleyken (bkz. EZEL) bazen "Amazonlar Ağlamaz" gibi eski sevgiliye verilmeye çalışılan bir mesaj olabilir neyse uzatmayalım ileti itinayla sayfaya yazılır. Sonra bitmeyen bir süreç başlar, nefesler tutulur, erketeye yatılır; bakalım kaç kişi bu statu ile ilgilenmiştir.

Arkadaş listesinde sosyal çevresi kadar çapı olan insanların günlük durumlarını betimleyen bu cümleler diğer arkadaşlarına haber olarak gittiği anda, bu amatör olimpiyatçıların iletileri şanslılarsa arkadaşları tarafından bir el hareketiyle beğenilir (likes this) takdir edilir, yorum yapılır, çok gülünüp sevildiyse "hihoho" "ahahaha" "ehuehuehu" gibi nidalarla statunun yazarına cömertçe coşku verilir, o garibanda halkın nabzını elinde tutmanın verdiği gazla bir sonraki statusünü düşünmeye başlar, görevi büyüktür ve herkes ondan daha iyisini beklemektedir.

Anlayacağınız zordur feysbukta ilgiyi ayakta tutmak. Ama en zoru o insanları kendi sayfanıza çekmişken medeni halinizle ilgili doğru mesajı vermektir. Bu sebeple toplumsal kaygılarla, kişisel kavgalarla harmanlanan feysbuk sayfasındaki medeni haller kutusu adeta bir ritüel gibi doldurulur. İlişkinin akibeti, verilmek istenen mesaj ya da yanlış mesaj vermeme kaygısı sebebiyle gecelerce düşünülerek değiştirilir düzeltilir yenilenir o kutucuk. Dilerseniz bu ruh hallerinin hepsini sitede yer alan isimleriyle listeleyelim.

1- In a relationship (Türkçesi İlişkim Var A Dostlar) : Bu ekibin genellikle tuzu kurudur, feysbukda medeni halinin ilişkim var olarak görünmesinin anlamı, bu sitede sadece eski arkadaşlarımı bulmak, biraz kafa dağıtmak, video seyretmek eğlenmek için bulunuyorum karıyla kızla işim yoktur. Hele bir de ilişkim var kutucuğu isimlerle tanımlanmışsa örneğin "Ayşe nin Ali ile ilişkisi var" yazıyorsa bu demektir ki Ali çok yürekli, cesaretli Ayşe ile ilişkisini yedi düvele ilan etmekten kaçınmayan civan mert bir delikanlıdır yani Ayşe'nin havasından geçilmez artık.

Ancak bazı cool(havalı) çiftler ilişkim var kutucuğunu doldurur fakat sevdiceklerinin isimlerini vermekten kaçınırlar. Bunun anlamı biz birbirimize o kadar güveniyoruz ki neden elalem kimle beraber olduğumuzu bilsindir. Bu ilişkilerin sonu genelde hüsranla ve çok cool bi biçimde biter o ayrı.

Bazı körpe çiftlerde feysbuka halasının dayısının girmesi ve "Ceyhan" da oturan halanın kızcağızın ilişkide olduğu adamı gördükten sonra akşamı zor ederek babayı arayıp "Abiii, Gülcan Ahmet diye bir oğlanla konuşuyor haaa" diye felaket tellallığı yapmasından çekinerek bu statunun hakkını veremezler. Ama bu sobayla ısınan kırsal aşıklara saygımız sonsuzdur çünkü baba dayağı başka hiçbirşeye benzemez.

2- It's Complicated (Kafam Çok Karışık!) : İlişki kutucuğunda bu açıklamayı gördüğüm kimseler için hep hüzünlenirim çünkü bunlar akacak mecra bulamayan, bir türlü mesut olamayan, olmayacak adamların peşinde koşarak onları ilişkiye ikna etmeye çalışan kadınlardır. O beyni 2 gigabyte olan adamlara feysbukta ilişkim var yazdıramıyarak mesaj kaygısına düşen sonunda da bir "kafam çok karışık" mesajı patlatarak adama taklacı güvercinler gibi haber salan bu tazelere bir sitemim var. Ah be canım! o adam senin o mesajını görüp insafa gelir mi sanıyosun, bunca yaş devirdin hala bu cin fikirli şeytan şappalaklarının merhamet edeceğine mi inanıyosun? El insaf senin ilişki kutucuğuna kafam karışık yazdığın anda adamın kafası çok rahattır. "Tamam" der bu da bana 2 günde mesaj vermeye salya akıtmaya başladı, ilişki istiyo bağlılık istiyo, amman hacı hemen topuklıyimde salça olmasın der ve bir başka kadına kafam çok karışık yazırdırana kadar seke seke çaydan geçer.

3- Single (Ben bir Apaçiyim): İşte en sevdiğim insan türü. Bu apaçilerin niyeti çok açık ve nettir "Sevişmek" Dünya üzerindeki kadınların çoğuna din dil ırk boy pos demeden tatlı tatlı hisler besleyen bu grup hep pusuda bekler, feysbukta çadır kurar ve orada yaşar. Bunların hep bir ümidi vardır, çok büyük bir iyi niyetle tanımadıkları kızların onları bilgisayar başında çıplak beklediğini düşünür ve apaçiliğin bir üst mertebesi olan komençeroluğa ulaşarak bütün kızlara "çok tatlısın" ya da "sen nasıl bişeysin öyle"  gibi yükte hafif pahada daha hafif mesajlar atarlar. Amaç bellidir; "Ya Tutarsa!".Yeterki bunların mesajına bir geri dönüş yapılsın yeter ki bir Allah selamı verilsin, bitmiştir o kız, sabaha kadar topla tüfekle ağır sanayi hamlesiyle saldırır düşer kalkar yılmaz gene saldırır ekmeklerini çıkarana kadar uğraşırlar. Ama en nihayetinde kötü çocuklar değildir hiçbiri hatta bütün erkeklerin hedefi aynıdır ama o konsantre portakal kadar romantik tipler daha lirik ve şiirsel ifade ederlerken çiftleşme arzıularını, bunlar 7/24 cigerden söylerler. Eeee ne diyelim umut fakirin ekmeği.

Bir de bu single (bekar) ların başka bir  türü vardır "uzun ilişkiden çıkan taze bekarlar". Bunların amacı da uzun vadede yeni yeni büyüklü küçüklü uzunlu kısalı insanlarla halvet olmaktır ancak enteresandır yaşadıkları uzun mu uzun ilişkiler boyunca bu niyetleri hiç anlaşılamamaktadır. O sadakat yeminleri ettikleri yıllar boyunca tomurcuk sevgililerine "seninle hayatım şöyle güzelleşti, eski ve serkeşt halimden eser yok şimdi" diye naralar atıp, feysbuka sırf senin için girdim gece dışarı sırf sen istedin diye çıkıyorum" diye gazozlar içirselerde, sizden ayrılır ayrılmaz zembereklerinden boşalmış gibi sağa sola kuru sıkı ataeş etmeye başlarlar. Bunlar önce dünya için çok mühimmiş gibi 6 milyar dünyalıya bekar olduklarını duyurmak için medeni hal kutucuklarını single'a (bekara) çevirir sonra da başlarlar eski sevgili, arkadaş yoldaş sırdaş selamlaş çer çöp ne varsa arkadaş listelerine eklemeye. Bakın derler bakın beni daha kimse adam edemedi ben o cendereye girmem yine bekarım yine sizinim benim naçiz vücudumdan faydalanııııın. Tabi bunları da Allaha havale etmekten başka çıkar yol yoktur ama olacak olan şudur; bu kırk bir pare top atışıyla bekarlığını kutlayarak etrafa saldıranlar 3 ay sonra gecenin 3 ünde size "nasıl gidiyor hayat..." ya da "özledim... " ;(ama muhakkak anlam kayması yaşanmaması için üç nokta koyarlar) diye mesaj atarlar.

 4- Married (Evliyiz, Düğün Resimlerimizle Döveriz): Bunların bazıları ayrı ayrı feysbuk hesabı açtıkları gibi, yürekten bağlılık yemini edenlerinde ortak hesap açma hastalığı görülür. Tabi eski arkadaşları bulmak için herkesin adını soyadını da bu paylaşım sitesinde kullanması gerektiği için ortaya brezilaylı futbolcularınki gibi enteresan profiller çıkar mesela "Hümeyra De Sozua Alex Cardinale Sanchez Şatıroğlu" gibi bir evli çifte rahatlıkla feysbukta rastlayabilirsiniz. Bunlara kısaca evliliğin paralize ettiği "GDO lu Çiftler" diyebiliriz. Yani bu ne şimdi anladık çok seviyosunuz birbirinizi, anladık kızlık soyadından bile taviz vermek istemiyosun, anladık adam feysbukda dursun kontrolu elimde olsun diyosun ama bize bu eziyeti niye yapıyosun kardeşim "El Codrobez Yapı Kooperatifleri" gibi sayfayı her açtığımızda o şaşaalı ismi görmek zorundamıyız.
Bir de bu evlilerin tarafı kadın olanları muhakkak profillerine gelinli damatlı çiçekli sepetli pastalı şampanyalı resimlerini koyarlarki bu da biz evlendik ama sanmayın ki yalan söyledik aha da kanıtı diye albüm albüm kapak kapak düğün sabahına uyandıkları günden başlayarak hazırlanma süreçlerine, nikahlarından, balayılarından döndükleri güne kadar resimlerini herkeslerle paylaşırlar. Resim altlarına yapılan yorumlara da kibarca ve mahçupca teşekkür ederek muzaffer bir edayla "darısı da senin başına bitanem" yazmayı asla ihmal etmezler (onların da bir kabahati yoktur aslında, evlilik bir kurumdur kurumsal hayatın da ilkeleri vardır.)

Bazı evli çiftlerin sayfalarında ise ne albüm ne düğün ne gelinlik ne papyon görünür hatta sadece çocuklarının resimleriyle donattıkları sayfaların da vermek istedikleri mesaj şudur "çocuk çok başka bişey ben evlendiğimi şimdi anladım." Pehhh! çocuk için evlenmiş ve evliliklerinin en az 7. yılını geride bırakmış bu kimseler çocukları mıçsa bunu feysbuktan ilan etmekte sakınca görmezler ve "Kayracık Bu Sabah Mıçtı" yazarlar hemen statulerine. Bi de bunların daha aklı evvel arkadaşları vardır ki onlarda otururur bu statulere "İnanmıyorum Oyaaa maşallah yaa darısı bizimkinin başına" diye yorum yazarlar. (Zannımca bir dönem hepsi kabızdan sıkıntı çekmiş ebeveynlerdir bunlar).

5- Medeni Hali'nde Hiçbirşey Yazmayanlar (Hayattan Hep Bir Beklenti İçinde Olan Garibanlar):   Benimde içinde bulunduğum bu grup bir zamanlar fırtınalar estirmiş sözlenmelerin nişanlanmaların kıyısından dönmüş bir çok kez popo üstüne oturmuş uslanıp durulmuştur. Bu ekip artık kolay kolay aşık olmayacağını iddia eden ama bu iddialı açıklamasını arkasını dönünce unutan, hayatının aşkını Himalayalardaki Keşişler gibi bekleyen manik depresif inişli çıkışlı insanlardır. Ne medeni haller kutucuğuna "Bekar" yazacak kadar çaresiz, ne de "kafam karışık" yazacak kadar hayalperesttirler.Aslında bu tavırlarında gizli bir kibir, ben seni köpek ederim elbet gibi bir meydan okuma vardır ancak bunu bir tek kendileri bilirler, zira beklenen gittiği yerden dönmezse rezil olmak istemezler. Bu tiplerin en belirgin felsefesi ise "sen yoksun ben bekar geziyorum ohhh nasılda eğleniyorum"dur. Bu durumu çarşaf çarşaf albümlerinden de görebilirz. Zira bir mekana adım attıkları saniyede fotoğraf makinelerini çıkardıkları için 28 tane albümleri, o albümlerde de en az 50 şer resimleri olur. Arkadaşlarına da gizliden mesaj atarak; resimlerin altına pompalayan yorumlar yapmalarını rica eder ama
sonra hiç oralı değilmiş gibi o yorumlara cevap bile vermezler. Öyle havalı ve zavallıdırlar yani.

Ancak medeni haller kutucuğunu boş bırakarak cool'lukta şehitlik mertebesine yükselmiş, modayı takip etmeyerek kendine yakışanı giymiş bu insanların yapması gereken; Albümdü, statüydü, arkadaştı, davetti, etkinlikti kovalamak değil "Ben bu kadarım malzeme bu, gelirsen Ekim'e gelmezsennnn Pekin'e kadar...demektir.

İyi Haftalar... 

22 Ekim 2009 Perşembe

Erkekler Hakkında Şehir Efsaneleri...

Son zamanlarda sıkça duyduğum ve bir şehir efsanesi haline gelen yeni gündemimiz; "Erkeklerin istediği an yeni birini bulabileceği"gazozu. Üzülerek görüyorum ki bu efsanenin peşine takılan binlerce hemcinsim var.

Kadınlar, adeta erkeklerin yarattığı bu korku imparatorluğunu pompalarcasına adamları nikah masasına oturtma hikayelerini Gılgamış Destanı gibi anlatıyorlar Ama bu durumun tek sebebi elbette kadınlar değil. Bu mottonun yayılması için elinden geleni yapan erkek milleti; kadınların ayağını denk almasını, adamların gönlünü hoş tutumasını, etrafta erkek kalmadığını, kitlelere yaymaya doyamıyor. Gazı alan kadın kısmının da adamı bi yelpazeyle yellemediği kalıyor.

Erkekler tarafından uydurulduğuna emin olduğum bu efsanelerin bir kaçını sizinle paylaşmak isterim;

1- Mesela bunlardan en güzeli; "evli erkek he zaman ilgi çeker, yüzük afrodizyak etkisi yaratır teoremidir." Evliyken karısını aldatmasına nasıl etsem de kılıf bulsam diye düşünen bezelye beyinli erkeğin yardımına yetişen bu safsata, pek çok erkeği boşanmanın eşiğinden döndürmüştür. Karısı onu kaçak et keserken bassa dahi, adam hemen; "Hayatım o kadar ilgi çekiyor ki yüzüğüm, kadın evli olduğumu bildiği halde zorladı, mecbur kaldım hayır için sevişmeye." diye kıtırları atıyor.

2- Bir diğer efsanemiz ise; Erkeğin güzeli çirkini olmaz, parası olan erkek giyinirse kendine baktırır teorisidir. Halbuki gerçek bundan çok başkadır. Homosapien gibi kıllı adamlar o sene ne modaysa giyinip koşarak İstinye Park'a giderler. Kimi zaman dünyaya bir porselen damlası olarak gelen İzzet Yıldızhan gibi pembe gömleklerle, kimi zaman da Riva da Bihter'i düdükleyen Behlül gibi kırmızı pantolonlarla, gudik boylarına bakmadan gezerler. Bir de o kazağı omuza atıp gelincik gibi etrafta salınmazlar mı...Kardeşim Tolga Savacı bile vazgeçti ya, vazgeçin şu omuza kazak atma modasından Allah aşkına.

3- Ve en sevdiğim en bayıldığım teori var sırada."Dünya üzerinde erkek nüfusu çok azaldı 1 erkeğe 4 kadın düşüyor" Allah! Allah! nüfus dağılımına bak sen, kim saydı bu zebil gibi kadınları, kim yaptı bu ölçümü Hugh Hefner mı? Bu teoriyi açıklarken zevkten dört köşe olan erkek kısmına soralım bakalım? Napıcan şimdi bu bilgi ile canım? İstersen koş boşa karıyı hemen, takviye yap takıma 3 tane, 4 kişilik bir ekip kur pes turnuvalarına katıl.

Ya insan bir düşünür; madem bu kadar avantajlısınız bu konuda, benim her konuştuğum erkek neden "1 erkeğe 4 kadın düşüyorsa, benim hakkımı kim yiyo hacı diye ağlıyor?" Niye yararlanamıyorlar bu populasyonun şanlı dağılımından?

Bunlara cevap bulmadan önce en sevdiğim son teoremi de anlatmak istiyorum sizlere.

4- Yalnız bu şehir efsanelerini erkeklerin gazozlarından ibaret sanmayın. Kadınların inandığı öyle içler acısı bir teorem var ki şimdi söyleyince hepiniz tabi yaa diyceksiniz; "Çerez Tabağı Teoremi!" Efsaneye göre;

"Bir kuruyemiş tabağı kalabalık bir grubun önüne geldiği zaman sırasıyla önce antep fıstıkları, ardından bademler, sonra fındıklar yenir, en sona beyaz ve sarı leblebiler kalırmış, aynı tabakta ucu açılmamış kabuklu şam fıstıkları da olurmuş, herkes bir eller, bakar ama kimse açmaya cesaret edemez, tabağa geri bırakırmış. Belli bir yaşa kadar evlenememişsen durumun çerez tabağındaki kabuklu şam fıstıkları gibi olurmuş, yani önce fıstık gibi, badem gibi kızlar evlenir, sen beklermişsin.  Ama sana, yani kabuklu fıstığa ulaşmak cesaret istermiş, dişine güvenen içinde gizlediği lezzete ulaşabilirmiş ama riskliymiş, dişini kırabilirmişsin fakat tadı çok güzelmiş, değermiş. 

Eveeet yukarıda evde kalmış 30 lu yaşlarını devirmiş hemcinslerimin yağmurlu havalardaki saçak gibi sığındıkları bu içler acısı teoremi okudunuz, size de bir acıma hissi çömmedi mi? Yazık yaa hala buna inanan, bir de zincir maillerle diğer kader kurbanlarına dağıtan insanlar var. Kardeşim sen hala bu hikayeyi sıkılmadan nasıl paylaşıyorsun? Herşeyi bırak buna nasıl inanıyorsun?

Kadın kısmı böyle bir maili görünce sektirmeden okur ve "Acaba der! Acaba birası elinde çerez tabağı masasında, dişine güvenen bu koç yiğit nerede? Nerde olacak o hafta oynanan maçları izlemek için televizyonun karşısında, elinde de birasıyla çerezi, gömülmüş koltuğa. Sen daha otur bekle, ne fındığı ne fıstığı adam o anda biranın yanında seni bile kabuğunla yer.

Haa şimdi diyceksiniz ki sanane yahu bırak o da öyle mutlu olsun...
Olmasın efendim. Bu kadın kısmı bu kadar da kendini kandırmasın. Yeter! Yok mu kafası çalışan bi arkadaşları da silkelemez bu garipleri;
"Bu açılmamış fıstık olma arzun nedir Ayten'cim, kimisi de kabuklu çam fıstığı sevmez badem yer. Ya da "Boşver sen fındığı fıstığı Zeynebim ben evli barklı çok sarı leblebiler gördüm yorma hayatım kafanı böyle şeylerle" desin, o kadını da Peter Pan'in dünyasından söküp alsın.

Yapmazlar, ne kadınlar arkadaşlarının bu inanç balonunu patlatır, ne de erkekler diyar diyar yaydıkları şehir efsanelerini anlatmaktan bıkarlar. Sevgili aynı çağın çağdaşı türk kadınları, siz en iyisi bu efsanelere giriş yapıldığı anda arkanıza bile bakmadan topuklayın, şu çerez tabağı maili kutunuza gelince de gözünüzü seveyim buzluktan çıkmış et gibi çözülmeyin yaa kendinize gelinnn!...