9 Ağustos 2013 Cuma

Bayram Tatiline Gidemeyenlere Tavsiyeler

İsmi hakkında hala hem fikir olunamayan, şeker mi ramazan mı bilinemeyen bir bayram daha geldi canlarım. Sizde benim gibi tatil beldelerinin kalabalığından, yolların keşmekeşinden bunalıp İstanbul'da kalanlardan mısınız? Üzülmeyin! Rahmi Koç tatile çıkmak için bayramı bekler mi? Peki Rockefeller denize girmek için Paskalya'nın yolunu mu gözler? Elbette hayır! Siz ulusal tatil günlerinde tatil yapmayarak gerçek cream dö la cream'in kim olduğunu herkese ispatladınız. Çünkü sizin gibi seçkin bir zümreye ait insanlar, tatil için illa da milli-dini bayramları  beklemez. Apansız bir 17 Kasımda Phuket'e, serkeş bir  23 Şubatta  Vegas'a gidebilir. Bu yüzden içinizi ferah tutun, bu bayramda zengin fakir belli oldu çok şükür. Şimdi sizin yapmanız gereken, her görkemli orta sınıf gibi İstanbul'un tadını çıkarmak ve inlerin cinlerin bile Çeşme otobanında olduğu tenha İstanbul'da neler yapabileceğinizi planlamaktır.

Kişisel Tavsiyelerim;

1- Metrobüs Keyfi: Bomboş ve klimalı koltuklarıyla sizi bekleyen metrobüs, füniküler gibi toplu taşıma araçlarına binip kendinizi Viyana'da Zürih'de hissedin, muasır medeniyetler seviyesinde, kıçınızı kollamadan, Söğütlüçeşme'den, Beylikdüzü'ne bütün istanbul'u fır fır gezin

2- Bayram Mesajı: Kendini kurumsal bir kimlik değil de akrabanız zanneden Denizbank, Mudo, Arçelik gibi tüzel kişilerden gelen duyarlı bayram mesajlarına tatlı tatlı cevap verin. "Bayramda olmasa mesaj atacağın yok zalım" diye onlarla şakalaşın, arkadaşınız onlar sizin.

3- Bedava Yollar-Ücretsiz Köprüler: Hangi viyadük beleş, hangi köprü kampanyalı ezberleyin. Gideceğiniz her yere bayramda bedava olan otobanlardan gitmeye kastırın. Ücretsiz köprülerden  günde 52 kere geçerek bu jesti yapanları doğduklarına pişman edin.

4-Aile Saadeti: Bayram tebriğine gittiğiniz akrabalarınızın "kilo mu aldın sen" soruları ve ailenizin "Bayramda olmasa göremiycez seni?" sitemlerine karşı, gerzek bir sırıtışla cevap verin. Esprileriyle bunaltan zevzek kuzen çocuklarınızı mancınıkla yatağa fırlatın. Çocuklar zıplamaya bayılırlar.

5- Tatilde 1500 Foto Yükleyen Arkadaş:  O da haklı, bütün yıl çalışıp, bu anı bekledi. Şimdi her bir ayak parmağını çekip instagrama koymasın mı? Koymasın. Ege sahillerinden dakikada 15 fotoğraf yükleyip, yediğini yemediğini 23 ayrı açıdan çeken arkadaşlarınızdan dart yapın, duvara asın ve üzerlerine zehirli oklar fırlatın. Bu sizi biraz ferahatlatır.

6- Bayram Emeği Anne Yemeği: Annenizin emek emek hazırladığı enfes bayram yemeklerini nefes almadan yiyin, yiyemediğinizi eve götürün, götüremediğinizi yolluk yapın ki bir süre evde yemek derdiniz olmasın, olmasın ki akşam oldu mu ne yiycez diye Amerikan Buffalosu gibi kocanızla birbirinize bakmayın.

7- Şeker mi Para mı?: Şekere çikiletaya prim vermeyin, her zaman yersiniz ama 65 yaşına da gelseniz bayram harçlığınızdan ödün vermeyin. El öpmekle ağız aşınmaz! Babanız başta olmak üzere, büyük halanız, kalantor komşunuz, 15 yıldır görmediğiniz okul müdürünüz, kimi görürseniz bayramda  o mübarek ellerine yapışın ve coşkulu bir hörmet gösterin. Taş değil ya bu insanlar elbet birisi duygulanıp elini cebine atacaktır.

8- Boş Yollar-Yeşil Haritalar:   Her zaman sinirinizi  bozan yoğun ve kıpkırmızı yol durumu yerine, şıkır şıkır ibb haritalarına meditasyon niyetine bakabilirsiniz. Arabanız varsa, benzininizde fullse deneysel çalışmalara başlayabilirsiniz. Boş yollarda formula 1 pilotu gibi yardırabilir, arabaya göt attıra attıra yanlayabilir, bu tatilde de daha hızlı daha öfkeli olabilirsiniz. (hız felakettir!)

9- İstanbul'u Turist Gibi Yaşamak: Ayasofyayı, Topkapı Sarayını gezmek, Mozaik müzesinde tarihi bir yolculuğa çıkmak ne zamandır aklınızdaydı, kalabalıktır diye cesaret edememiştiniz. Şimdi tam sırası... Mı acaba?? Saçmalamayın. O kadar da değil. Koskoca Bağcılar 212 Avm, Olivium Outlet Center orda boynu bükük dururken antin kuntinle kendinizi harap etmeyin. Zamanında kalabalıktan telef olduğunuz bu Avmlerde döne döne gezin, paraları saça saça harcayın, %50 + %40 indirimlerden cayır cayır toplayın ki tatiliniz şölene dönüşsün...




11 Ocak 2013 Cuma

Kadınlar ve Burçları...

Sevgili kadınlar hayatınız boyunca iki kelime etmek istemediğiniz bazı hem cinslerinizle mucizevi bir soru sayesinde saatlerce konuşabilirsiniz. "Burcun Ne???" Kadınlar birbirine bu sihirli kelimeyi söylediği anda o sohbet akmaz, adeta çağlar...

Bugün sizlere (özellikle erkeklere) kadınların burçları hakkında bazı hayati bilgiler vericem. Sonra da çıkarın kalem, kağıtlarınızı sözlü yapıcam.

Koç: Çok bilirler, yok yok tam olmadı, herşeyi onlar bilirler."Yardımcı olur musun"cümlesi koçun yazılımında yoktur. Koç kadını Survivor Taner gibi her maceraya tek başına dalar. Baskın karakterlidir, erkeğe sözünü geçirmek ister ama sözünü geçirdiği erkeğe de saygı duymaz. Uzaklara gitmek ister, gitti mi de fazla açılmışız diye dönmek ister. İnsanın; -Ablacım ne istiyosun Allahınsen, diyesi gelir koça. Dedikodu yapamaz, kopya çekemez, hız limiti 75 se 60 la gider, kurallara bağlıdır, yalana ve disiplinsizliğe toleransı sıfırdır, bir de söz verip yapmadınız mı terlikle kovalar vallahi. Spiritüel aleme meraklıdır, gönül rahatlığıyla yanlarında ruh çağırıbilirsiniz, içlerinde bir tavernacı yaşar, sabaha kadar birlikte eğlenebilirsiniz.

Boğa: Vee karşınızda aforizma tanrıçası, dolaylı anlatım kraliçesi boğa. Ya arkadaş bir kere de doğrudan seni seviyorum, sana çok bozuğum filan desene, varsa yoksa alıntı. Boğa kadınına; "Hayatım nereye gidiyosun?" diye sorsanız. -Nereye gideceğini bilen için tüm dünya kenara çekilir. diye cevap verir. Yahu eltime gidiyorum desene, net olsana gözünü sevdiğim. Duygusal anlamda kendini net ifade edemese de, iş hayatında ne istediğini bilen ender burçlardandır boğa. Kafasına koyduğu herşeyi yapar, yeter ki istesin ama aşık oldu mu bütün planları şaşar, hemen ev terliklerini, alt aşortmanını giyip dolma sarmaya başlar. Fakaaat, verdiği değeri sizden göremiyorsa Uçan Adam Sabri gibi Alllaaaah diye kaçın, çünkü tersi boktur caarrt diye bırakır sizi.

İkizler: İki değil 10 kadın yaşar içinde, en tekinsiz burçtur, gülüp eğlenirken Medyum Memiş gibi zumzuğu ağzınıza çakabilir. Gönlünü hoş tutan erkekleri bünyesi reddeder, onu kanırtan, sinir hastası eden adamlara aşık olur. Konuşkan ve eğlencelidir, seyahate bayılır. İkizler kadınıyla yemeğe giderseniz 3 saatten önce yemeğinizin gelmemesi garantidir. -Tavuk var mı var, -makarna var mı var -ben lüfer aliym o zaman, diye sipariş verir. Bir mekanda bir yemek geri gönderiliyorsa arkasındaki kadın muhakkak ikizler burcudur. Yaşını göstermeyen narin ve zarif bir yapıları vardır, en geç yaşlanan burç ikizlerdir. Herkese şarladıkları, içlerinde bişey tutmadıkları için yaşlanmamaları doğaldır. Ohh iyi yapıyolar valla biz tuttuk da noolduu ayynen devam.

Yengeç: Güçlü görünmeye çalışıp bunu başaramayan tek burçtur. Bir yengeçle sohbet ederken bir şeylerin ılık ılık aktığını hissedersiniz, evet evet akan beyninizdir. İlişkiler hakkında hiç durmadan 72 saat konuşabilirler. Sizi asla dinlemeyip, en iyi dinliyo taklidi yapan burçtur. Siz ne anlatırsanız anlatın kafasında tavşanlar zıplar. Kazara arayıp, yarın dünyanın sonu geliyomuş deseniz, demek o yüzden benden ayrıldı yoksa bana hayatta kıyamaz olur yorumu. Yengeç için kainattaki herşey kendisi ve sevgilisi ile ilgilidir. Tam bir sabah insanıdır yengeç, sabah 5 de bile kalksa mutlu ve neşeli uyanır. Samimi ve komiktir, insan 1 gün bile görmezse özler yengeci, duygusallığını zekası ve fırlamalığıyla kapatır. Çok eleştiriye ve ihmal edilmeye gelemez aman.

Aslan: Mor dağların prensesi gibi salınır etrafta. Göz süze süze ağzını büze büze konuşur. Lükse şaşaaya düşkündür, mümkün olsa totosunu dolarla avroyla siler. Arkadaşlarını aşırı sahiplenir, mazallah arkadaşının sevgilisini bir kızla görse, yemez içmez; "hayırdırrr canımm!" mesajıyla yetiştirir hemen. Pozitif bilimlerden hazzetmez, hangi bölümü bitirirse bitirsin, hep yanlış bölümde okuduğunu düşünür. Bıraksalar, bütün aslanlar ressam, müzisyen, reklamcı olur. Çok duyarlı ve akıllıdır ama sıkıntıya gelemez. Güvenilirdir, kesseler sırrınızı söylemez. Kendiyle o kadar meşguldür ki, dünya yanıyo deseniz koşarken hangi parfümü sıksam diye düşünür. Nerde olmaz bir adam var, git ara bul getir saçlarını yol getir psikozuyla sevgili seçer, sonra da sabırla adam olmasını bekler. En hızlı laf sokan burçtur, mermi manyağı yapar sizi dikkaat.

Başak: Gözünde hep bir melankoli vardır, tıpkı acıların kadını Bergen gibi. Huzursuzdur, rahatın en çabuk battığı burçtur. Çok belli etmese de dedikoduyu sever. Arkadaş canlısıdır. Sabırlıdır, taşı ortadan yaran bi sabrı vardır. Duygularını çok belli etmez, osuruğu kokmaz. Her zaman bir tarzı vardır, en olmadık kıyafetler başağa yakışır. Üniversitede ideal ev arakadaşıdır, titiz ve düzenlidir, tuvaleti cifler, banyoyu ovar, hayatta işten kaçmaz. Ön planda olmayı sevmeyen ender burçlardandır. Şeytan ayrıntıda değil başakta gizlidir. Detaycıdır, kurduğunuz cümleden cımbızla bir kelimeyi seçer, ondan alınacak bir anlam çıkarır, hiç zaman kaybetmeden küser, siz daha noolduğunu anlamadan arkasını dönüp gider. Küstürmeyin, huyuna gidin, düşünerek konuşun, nefesinizi tutarak cevap verin, hadi canım başınız ağrımasın.

Terazi: Rahibe Teressa ile Lady Gaga arasında bi yerdedir. Çok pis aşık olur, çok çabuk unutur. Ruh hali değişkendir, evlenip çocuk mu yapsa, albüm yapıp stadyum konserlerine mi çıksa karar veremez. Stratejiktir, insani ilişkileri kuvvetlidir. Bir günlük seyahate bile 4 bavulla gider. Terazi kadınının ruhunda fırtınalar bile kopsa suratındaki ifade hep Mona Lisa'dır. İsterse güzel yemek yapar ama isterse. Ev işine, yemeğe, ortodontiye eli yatkındır. Üşengeçtir, sevgililerini hep yakın çevresinden seçer, aşık oldu mu da kendinden geçer. Bir yerde belirsizlik varsa terazinin tansiyonu düşer. Tez canlıdır terazi, onun için herşey net olmalıdır. Aşık mısın, diil misin? Efendi misin, p*ç misin? Arkadaş mısın, sevgili misin? net ol net der. Bu burcun kadınına yapılacak en büyük iyilik onu oyalamamaktır. Çünkü oyalanırsa sizi kabak gibi oyar.

Akrep: Ne okursa okusun, sonunda hep bildiğini okur. Havalıdır, antin kuntine bayılır. Artizdir, herkesle samimi olmaz, Etme çocukla sohbet küstürürsün, silme götünü camla kestirirsin'dir hayat mottosu. Evin Ana gibi anaçtır. Hastaya şifa, dertliye deva, açlara çorba dağıtır. Bi kendine hayrı yoktur. Habire kendini eleştirir. Haset değildir ama kıskançtır. Favori içeceği diet coladır. Bazen siyah, bazen beyaz ister ama herşeyi tutkuyla ister. Uçlarda yaşar, bazen o kadar uçlarda yaşar ki telefonu çekmez. Kafası attı mı atarlanır, o anaç toprak ana birden alayına isyan inadına Bayhan'a dönüşür. O yüzden kızdırmamaya gayret edin. Bir de psişiktir ki owww, daha fikir senin aklına düşmeden, anlar hinliğini cinliğini gözünden. Parasının hesabını bilir, genellikle tek başına gezer, yalanınızı yakalarsa kafanızı tombi gibi ezer.

Yay: Allah'ın sopası yoktur, yay burcu kadını vardır. Güvenini kıranı, hevesini kaçıranı affetmez, yıl sonu elinde koçan biriken trafik polisi gibi yapıştırır cezayı. Mağrurdur burnu düşse acaba ne düştü diye eğilip bakmaz. Herşeyi analiz eder, "sen aslında öyle dedin ama başka birşey demek istedin" diye cümleye başladı mı kaçın. Sevdiği adamı mutluluktan havalara uçurur ama adam dengesizlik yaparsa tutmayı unutur. Hiçbir zaman çok zengin olamaz, ayda 1 trilyon da kazansa ay sonuna kadar saça saça bitirir. Ruh hali değişkendir, Walt Disney'den Murat Kekilli'ye dönüşebilir bir anda. Öğrenmeyi sever. Hep bir şeylere başlar; spora, latin dansına, diyete, güreşe ama sonunu getiremez. En başarılı olduğu alan işidir, kahkaha attığı zaman da baya dişidir. Yay burcu kadını vefalıdır kolay kolay kimseyi harcamaz, aptal yerine kondumu da adamın götünü keser acımaz.

Oğlak: İçinde bir Güngör Bayrak yaşar, york düşesi, buckingham kontesidir adeta. Temkinli ve kuşkucudur, siz birşey anlatırken gözlerini kısarak bakmasının sebebi budur. Oğlak kadını asildir ölçülüdür, senin benim gibi ağzından salya saçarak gülmez, insan gibi güler ve hemen toparlanır. İş hayatında dikkatlidir, kolay kolay yanlış yapmaz. Herkesle samimi olmaz, çabuk ısınıp, soğumaz ama hayatına aldığı insanları da yarı yolda bırakmaz. Bu burcun insanı genç yaşlarda kimlik bunalımına girer, sonra çıkar. Bazen insana cinnet geçirtecek kadar gerçekçidir. 10 yıl sonra seninle Toskanada ki bağımızda şarap yudumlıycaz deseniz, önce Beylikdüzündeki evin taksidini bitir de sonra içeriz şarabı diyip, tokadı çarpar. VII. Henry'nin torunu olduğu için, sinirlenince salon kadını çizgisini bozmaz, sümüğünü çeke çeke bi kenarda ağlar. Cahille sohbeti en hızlı kesen burçtur,  ağlatmayın, gebertirim. 

Kova: Dedikoduya bayılır gıybeti içine sokup mıncırır. İçinde hep bir dahi yaşadığını  düşünür ama tarihte bir icadına rastlanmamıştır. Zekasına aşıktır, egosu yüksektir. Bu tatlı egosunun yanında bir de mütevazı olsaymış tam süper olurmuş ama olamamış kısmet. Arkadaşlarını çok sever, ne sevmesi delirir, aklını çıldırır arkadaş diye. Bağlılık sever, bağımlılıktan tiksinir. İlişkilerde erkek gibidir, yönetir, kontrol eder, müdahele eder, az daha sıksa pipisi  çıkacaktır. Düğün dansını bile erkeğin yönetmesine izin vermez, illa domine edecek. Kültürlüdür ama fazla bilgi kalbe zarar diye; müzeden çıkıp kermese, Verdi'nin operasından, Ferdi Tayfur konserine gidebilir. Magazine aşinadır, bıraksalar, 2. Sayfa programını rahatlıkla sunabilir. Kendi burcum diye söylemiyorum ama inanılmaz komik ve pratiktir. Üşenmese dünyayı ele geçirir ama yatarken makyajını silmeye üşenen insan dünyayı mı ele geçirecek Allahınsen:)

Balık: İbrahim Tatlıses gibi çabuk ağlar, neye ağladığını asla bilemezsiniz. Pencere buğulansa duygulanıp ağlayabilir. Dünyada sadece kendisinin anlayabileceği esprileri vardır. Her ilişkisine, son ilişkisiymiş gibi başlar, kendini inandırır, ayrılınca da aman boşver ya zaten şizofrendi der geçer. Hayalperesttir, ama romantik salya aşık değildir, sevgilisi şiir okurken dayanamayıp adamın ağzına gülebilir. Küçük şeylerden mutlu olsa da, ota boka morali bozulabilir. Bu kadar duygusal olmasına rağmen, zorluklar karşısında inanılmaz güçlüdür. İdeal mesleği kadılıktır, asla hak yemez, estetiğe düşkündür üzerinde tarçın yoksa sahlep bile içmez. Sonda söylenecek şeyi başta söylediği için her kavgada haksız duruma düşer, sonra da bütün dünya bana karşı diye ağlaya ağlaya gözleri şişer. Geneli iyi yemek yapar, ideal eş ve anne adayıdır. Bünyeleri görücü usulü ile evlenmeye yatkındır.        

13 Aralık 2012 Perşembe

Ev Ararken Emlakçı Ne Der Ne Demek İster

Hayatta herkesin başına gelebilecek bir maceradır kiralık ev aramak, bu macera Indiana Jones ruhlu emlakçılarla daha da eğlenceli olur. Artık yılı da katarsak tam 8 ay ev aramış bir insan olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; Mavrası en bol meslek Emlakçılıktır.

Şimdi gelelim bu süreçte tatlı bir masal gibi dinlediğim emlakçı gazozlarına;

Bir önceki kiracı ev satın aldı diye çıktı: Demiyor ki; banyo, tuvalet foseptik gibi kokuyor, üst komşunun ikizleri sabaha kadar susmuyor, akşam 7 den sonra kombi yanmıyor, sallıyor da sallıyor. Bir önceki kiracı 50 TL. yi geçmez denen aidata her ay 450 TL. ödemiş, arkasına bakmadan kaçmış, onu hiç demiyor.

Çatı Dubleks: Türkçesi, göt içi kadar evi sana amerikan rüyasi gibi pazarlıyorum. Bu ferah evlerin salonuna yan yana üç kişi sığamazsınız, yağmur yağdımı çatı akar, ahşap parke kabarır, merdiven altına kovaları koyar Neşeli Günler'i çevirirsiniz harika çatı dubleksinizde.

Kot Farkı Var: Arkası Maslak Oto Sanayiye, ön tarafı yoldan geçenlerin ayakkabılarına bakan, asansöre binince -2 ye basılan evlerde kot farkı vardır. Emlakçı, arka tarafın manzarası şahanedir, evin yapıldığı alan eğimli olduğu için ön tarafta kot farkı var dese de inanmayın, o kot kafalı laz müteahhit farkıdır sadece.

Batı Cephesi Güneş Alıyor: Yani diyor ki; güneş ağzının içine doğuyor, hüzme hüzme ışık doluyor eve, stor da yaptırsan, perde de taktırsan nafile. Akşama kadar batı cephesinden aldığın ışıkla Güneş Tanrısı Ra gibi dolaşırsın evde, gündüz uykularını da kapalı havaları bekleyerek tatlı tesadüflere bırakırsın.

Ters Dubleks: İşte en sevdiğim tanım. Ben emlakçının ters dubleks dediği eve bir girdim, harigaa, adeta Yedikule zindanları. Zeminin altındaki 3 oda zifiri karanlık, rahatlıkla deniz altı parkedilebilir. Emlakçıya; "aşağıdaki odalar çok karanlık" dediğimde, "isterseniz bu odaları çok effektif" kullanabilirsiniz dedi. Nasıl bir effektiflik acaba; fotoğraf mı tabedicem, biber mi kurutucam orda hiç anlamadım.

Kent Manzaralı Ev: Mutfak penceresinden bakınca karşı apartmandaki adamın koltuk altını görmek demek kent manzarası, daracık sokaklarda ecik bücük evler demek. Batı cephesi Tem Otoyolundaki tırlara, doğu cephesi zili diling çiling diye çalan bir okulun bahçesine bakıyor demek, gürültüden akşama kadar huzur yok, Lustrala başlayın demek.

Leb-i Derya: Leb-i derya diye gezdiğim evde, balkondan belime kadar sarkıp, sola kıvrılınca denizi rahatlıkla görebiliyordum. Sadece düşmeden sarkmam, dengemi kaybetmeden bakmam yeterliydi. Emlakçıya, ben bu şahane evi hakedicek naaptım diye ağlarken,  neb-i derya neb-i su birikintisi görebildiğim o muhteşem evden koşarak uzaklaştım.

Evi Çok İsteyen Var Kapora Bırakırsanız: Emlakçı bu cümleyi kurduğunda kendimi tutamayarak; "at yalanı s...eviym inanı" demişim. Çünkü bir emlakçı evin çok talibi var dediğinde bilin ki o eve 6 aydır müşteri gelmemiş, iki kere fiyatı düşmüş, son şansları sizsiniz. Ama emlakçının yüzünde öyle bir ifade var ki; sanki Donald Trump'ın rezidansını kiralıyor, 10 dakka içinde tutuyorum demezseniz diğer 3 kiracı arasında evi açık arttırmayla satacak. Hemen hızlı adımlarla uzayın ordan hemen.

Ben tabi ki bu arkadaşların gösterdiği evlerin hiçbirini tutmayıp, heybemde güzel anılarla ayrıldım emlak ofislerinden. Ve bildiğim tanıdığım bir arkadaşımın sahibinden kiralık evine yerleştim, Almanya'dan oğlu gelene kadar...


   

 

5 Aralık 2012 Çarşamba

-Düğün Günü- 

Düğün sabahı kuaförün 45 dakika geç gelmesiyle her şey domino taşları gibi yerinden oynadı ve yaratıcılıkta sınır tanımayan gelin-damat fotoğraflarını çektirmeye vaktimiz kalmadı. Çok üzgündüm, fotoşopla damadın beni kemençe gibi çaldığı bir düğün fotoğrafım olamayacaktı. Buna da dayanırız diyerek yola devam ettik. Gündüz nikah, akşam düğünümüz olacaktı ve maraton başladı. 

Hazırdık; 2000 kişiyi öpmeye, yanaklarımızı yırtan bir gülümsemeyle insanları selamlamaya, topuklarımız zonklayana kadar ayakta durmaya hazırdık. Mecburduk; herkesle tek tek fotoğraf çektirmeye, 20 yıldır görmediğimiz amcamızın gelinini hatırlıyor gibi yapmaya, ayıp olmasın diye altın kesesine bakış bile atmamaya mecburduk. Nikah merasimi bittiğinde ikimizde ilk devreyi  tamamlamış olmanın mutluluğuyla otelin yolunu tuttuk. Hala şaşkındım, bir elimde bundan sonra bütün hesapları ordan ödeyeceğim aile cüzdanım :), diğer elimde rahatlıkla dumble olarak da kullanabileceğim 5 kiloluk gelin buketimle düşünüyordum, evlilik insanın geri kalan hayatının ilk günü müdür, yoksa güzel bir ilişkiyi taçlandıran bir nokta mıdır? Ben kafamdaki sorularla Carry Bradshaw triplerinde yola bakarken, arabanın camına Şıpakk! diye bir çocuk yapıştı, yapıştı diyorum çünkü gerçekten de sinek gibi bızzt dızzt diye sesler çıkararak kaşıyla gözüyle bize bahşiş atın demeye çalışıyordu. Çocuk arabaya öyle bir tutunmuştu ki, bahşişi vermesek bizimle balayına kadar gelecekti. O badireyi de atlattıktan sonra düğünün yapılacağı otele geldik. 

Odada biraz dinlendikten sonra bir kaç kadeh bişey içip balo salonuna giriş yaptık. Giriş yaptık dediysem ikimizin elinde birer mikrofon, ayrı ayrı kapılardan şarkı söyleyerek salona girdik. Ben, adeta "O Ses Türkiye" benmişim gibi rahat tavırlarla şarkıyı söylerken, eşim heyecandan dizlerini bile kırmadan şarkıyı bitirmişti. Biricik arkadaşlarımızın alkış ve tezahüratlarıyla ilk dansımızı da tamamlayıp, tekrar davetlileri öpme ve fotoğraf merasiminden sonra kendimizi piste attık, ama ne atmak. Düğünde çekilen görüntülerin dvdsi gelince ne kadar oynadığımı anladım. Bir insan 4 dvd boyunca tuvalete bile gitmeden oynar mı? A diyolar A dan oynuyorum, B diyolar B den oynuyorum, adımı unutmuşum, saçım dağılmış, duvağım kayıp ama ellerim hep havada, hep bir sonraki şarkıyı bekliyorum. Damatsa düğünün yarısında yok, yokluğunu farketmiyceğimi düşünerek, ki dvd de farkettim gerçekten, ya sigara içmeye çıkmış, ya da arkadaşlarıyla sohbet etmiş, baya cool bi davet geçirmiş yani. Ama düğün gecesi gelinlere bişey oluyor, kafa yanıyor, kayış kopuyor, yarın yokmuş gibi, bundan sonra kötürüm kalacakmış gibi dans ediyorlar. Ben sabah 3 e kadar pistteydim, damatlı ve damatsız. Dvdyi izleyince utandım kendimden, lastik top gibi zıplamışım bütün gece.

Artık emin olduğum birşey var, düğün sadece kızlar için yapılıyor, onlar süslensin, elbiselerini göstersin, kurtlarını döksün diye. Siz hiç bir erkekten şöyle bir şey duydunuz mu; "Düğünde Arif'le pişti olduk yaa!" duyamazsınız, zaten smokinleriyle hepsi penguen ailesi gibiler. Ama kızlar bu korkuyla geçirir düğünlerin ilk yarım saatini, acaba elbise mi başka kim giydi diye ürkek bi güvercin gibi etrafı süzer. Bir de olmazsa olmaz damat halayı vardır. Her halay gibi damat halayının da en güzeli senkronize olanıdır ama yanına fazla heyecanlı biri düşmeye görsün, halayın sonuna kadar omzunla götün aynı hizada dans edemezsin.  


Düğün gecesi o kadar eğlenmiştik ki, sabaha kadar devam etse bi 50 kişi rahat kahvaltıya kadar pistteydik. İyi ki hayatımızda böyle güzel insanlar var dedik bütün gece iyi ki...

Ve düğüne ilişkin son sözler;

1- Damadın sırtını yumruklama fikrini ilk kim buldu ve bu fikir neden hiç bozulmadan günümüze kadar geldi?
2- Düğün videomuzu çift kamera ile çektiğini iddia eden sevgili kameraman; çift kamera kullanmana rağmen neden bütün gece beni antrikotmuşum gibi sadece sırtımdan çektin?
3- Kansere çare bulan bilim insanları neden düğün gecesi masa masa gezip davetlileri öpmeye bir çare bulamadı?

Mutluluğumuzu paylaştığınız için hepinize çok teşekkür ederiz.

Sevgiler...

    

23 Kasım 2012 Cuma

-The Düğün- 

Yıllar sonra gönlüme göre birini bulup, Allahın izniyle babamdan istenip, düğün hazırlıklarına başladım. Dikkat ettiyseniz başladık değil başladım diyorum, çünkü bu süreçte damat, organizatorler için salondaki kolonla, masayla eş değer. Onun görevi sadece en seri ve en hızlı şekilde Spider Man gibi paraları havaya sıkmak. Ama gelin öyle mi; gelin başı onda, gelin yolu onda, gelin buketi onda, yani düğün esnasında Allah muhafaza damat olmasa, vallahi çok farkedilmez yokluğu; gömlek değiştirmeye gitti, sigaraya çıktı diye bütün düğünü idare eder bi gelin tek başına. 


Gelelim bu melekleri kıskandıran gecenin hazırlıklarına; Önce tabi Mekan. Bu büyük bir sıkıntı; çünkü herkes sözleşmiş gibi aynı hafta evleniyor, herkes aile olmak için birbiriyle yarış ediyor ve bu yüzden hiçbir otelde yer yok. Araya binbir tanıdık koyup İstanbulun en güzel otellerine gidiyoruz ve zannediyoruz ki en azından genç yavrularımıza yardım için %25 indirim yaparlar. Kişi başı yemek fiyatını sorduğumuzda şu cevap geliyor, biz size hemen bir teklif geçelim (yani geçirelim:)  Ve atıyorum kişi başı 140 euro olan mekanın, -en son o da sizin için notuyla- 135 euroya geldiğini görüyoruz gözlerimiz dolarak. (Nedense adeta Floransada evleniyormuşuz gibi her yer euro ile fiyat veriyor, yani otellerimiz Avrupa Birliğine çok hazır.)


İkinci etap, düğün detaylarını organize eden organizasyon şirketleri; yani ingilizce adıyla "Wedding Planner"lar. Allah Allah diyor insan ismini duyunca, heralde ben bunlara herşeyi teslim edip çekilicem, düğün günü de gelinliğimi damatlığımı çekip, nikahtan sonra piste koşucam. Ama öyle olmuyor elbette, günde 20 kere telefonda konuşmanıza rağmen, beyaz istediğimiz gül sarı, kesinlikle olmasın dediğimiz peçeteler, kuğu şeklinde katlanarak geliyor, ayakta kalan davetlilerse hipnoz ve telkin yöntemi ile bekletiliyor. 

Gelelim bunların fiyatlarınaaa; Herkesin yedirebildiğine geçirdigi bir sektör düğün organizatörlüğü; osuruktan bir ayna üstüne 5 şamdanlı mum, yanına da kuğulu peçete koyup,  masa düzeni kişi başı 50 tl. diyorlar. Siz de hemen 50 tl.yi 400 kişi ile çarpıveriyorsunuz. Ekstra birşey mi istediniz
mesela sandalye giydirmek, tabi hemen yapalım, yalnız sandalye başı 5 euro diyolar. Tabi hemen onu da tl ye çevirip 400 le çarptığımızı söylememe gerek yok. Zavallı damat evlenmese Ferrari alabileceği bu parayı etrafa saçarken, siz sahne, ışık, dj ve sanatçı ile anlaşıyorsunuz. Tabi ya, herkes sizin için kalkıp gelecek o gece, insanlar güzel bir ambiyansta eğlenmesin mi? Onda da çeşitli fiyatlar var tabi, Şişhaneden 150 tl ye alacağınız  robot ışıklarla sahneyi aydınlatıp, 20 bin tl isteyenler, herkesin ipod listesinden çalabileceği remixleri 3 saat çalmak için 10 bin tl isteyenler bu süreçte sinirlerinizi baya yıpratıyor. Ama en güzeli fotoğraf ve video. "Hikaye Fotoğraf" diye cıncıklı bir isim bulmuşlar. Nedir, sabah gözünün çapağıyla seni kuaförde çekmeye başlayıp, makyajım Devran Çağlar gibi oldu diye ağladığın andan, düğün sonunda ayaklarin şiş odaya çıkana kadar sapık gibi takip edip, bunun için de ekstra 7500 tl istiyorlar. Kazara sen buna gerek var mı dediğinde -Aaa lütfen siz bunu hiç sormamış olun, herşeyden kısın bundan kısmayın diye sizi hipnotize ediyorlar. Sanki Mr. and Mrs. Smith çiftiymişiz gibi, çift kamera takibi de bizden diye ekliyorlar. 

Ve herşey bitip survivor gibi düğün haftasına geldiğinizde, sizi dramların en büyüğü bekliyor; davetlilerin oturma planı. İşte biz bu noktada imam nikahıyla yıllarca yaşamaya karar verdik. Şöyle ki; bizim insanımızda lcv (yani lütfen cevap veriniz) kültürü yok denecek kadar az. Aranan davetlilerin bazıları da sanki James Bond muş gibi;  -Son saniye göreve çağırmazlarsa gelirim-  gibi gizemli cevaplar verince, siz de mecburen tahmini kişi sayısı ile masa düzeni yapıyorsunuz. Ama dert bitti mi bitmedi. Halamlar dayımlara küs, Ahmet Selin'in eski sevgilisi, protokolu katiyen ikinci sıraya koyamam diye diye, düğünde en çok eğlenmek istediğiniz arkadaşlarınızı en rutubetli, en duvar dibi masalara atıyorsunuz. Bir de gelip gelmiyeceği son dakika belli olan bordo bereliler geldi mi hooop bir daha masa düzeni bir daha çile, çünkü masalar 10 kişilik ve birbirini seven, en azından tanıyan 10 kişiyi bir araya getirmek, gazete eklerine sudoku hazirlamakla eş değer.

Ama anlayışlı eşim ve ben bunların hepsinin altından kalkarak geldik düğün gününe. Ve en büyük eğlence de o zaman başladı işte.

O da bir sonraki yazımda...

Sevgiler 

Ayşe Balıbey Tanıl

(hahahahaa hep bunu yapmak istemiştim:)

22 Temmuz 2012 Pazar

Erkekler ve Burçları...


Maydanoz bile alırken manava burcunu soran bir insanım, insanların burcu önemlidir benim için.  İyi arkadaş, vefalı koca, vatana millete hayırlı evlat olup olmadıklarını şıppadanak anlarım burcundan. Annem de böyledir benim, musluk tamircisinin contayı sıkışından anlar burcunu, başak burcu bu, titiz yaptı işini, etrafı sulamadı bahçıvan gibi der. Konuya bu kadar vakıf olduğum için; bugün size erkekler ve burçlarından bahsedicem.

KOÇ ERKEĞİ: Yüce Rabbim! Koç erkeği kadar sanatsever, yemekten, içmekten gezmekten anlayan bir erkek daha olamaz. O kadar anlar ki, sizi bunaltır. O onla yenmez, bu bunla giyilmez, o müzik asla içkisiz dinlenmez, diye diye yer bitirir ömrünüzü. Bu adamla yemek kursuna gitseniz, sizi kenarda oturtup, bak bu böyle soyulur diye sizi kenara itikler, bütün menüyü tek başına yapar. Bir de gözü dışardadır ki aboww!, halk arasında "götü başı oynuyo" denen insandır, ama ben flörtözüm sohbet etmeyi seviyorum der ve o huyuna da mutlaka havalar süsler verir. Bir de eski sevgililerinin hepsiyle arkadaştır, hepsinin çocuğuna çeyrek takacak kadar hukuku vardır, ama temiz kalpli, iyi insanlardır neticede...

BOĞA ERKEĞİ: Boğa erkeğinin para işlerine kafası çalışır, disiplinli, eğlenceli, hayat dolu insanlardır. Çok güzel yemek yapar, felaket kin tutarlar, mahşer günü sorgu melekleri kesin boğa burcudur, iyiliği de kötülüğü de asla unutmazlar. Yemeğe, eğlenceye halvete, düşkünlerdir. Arkadaş grubunun gizli lideri olduklarını düşünürler ama değillerdir. Hayatta bir tek duygularını yönetemezler. Aşık olunca akıllarını çıldırırlar. Boğa erkeği için önce kendi hayatı gelir, yandım ölüyorum desen, "dur şu elimdeki işi bitireyim, o arada sen ölmemeye çalış" diye mantıklı açıklamalarla sizi reddederler. Hayır demeyi bilen prensipli burçlardandır, ne diyelim HAYIR'lısı...

İKİZLER ERKEĞİ: Bu burcun erkekleri komiktir eğlencelidir ama o kadar! Çoğu ayran gönüllüdür, hemen  aşık olurlar, bir heyecan şakalar komiklikler tatlılıklar sonra cortlarlar, ilişkinin sonunu getiremezler. Vardır muhakkak ama, ciddi ilişki yaşayanına çok rastlamadım. (ciddi ilişki de neyse!) Gece aşık uyuyup, sabah sizden tiksinerek uyanabilirler. İş hayatında çok hırslıdırlar, çok paraları olsun isterler, iyi yaşamak isterler o yüzden  pire gibi çalışırlar. Gel gelelim para olmadı mı da, bir kompleks bir onu bunu boklama vardır bünyelerinde. Arkadaş canlısıdır hepsi, arkadaşları için yapmıycakları iyilik yoktur, çevreleri tarafından baya sevilirler, eğlenceli sempatik insanlardır neticede yüklenmemek lazım.

YENGEÇ ERKEĞİ: Hah işte bunlarla evlenin! Bu burçtan çok iyi aile babası olur. Düşünceli, naif, sevgi dolu insanlardır hepsi.Su burcu olduklarından az biraz duygusal, sümüklüdürler ama kırmayın notlarını kıyamam onlara. Yengeç erkeği çok evcimen olup, etrafa şefkat fışkırttığından kadın kısmına biraz afakan basabilir. Zaten kadınlar nerde eziyet, orda meziyet diye gençlik yıllarını telef ettiklerinden çok tercih etmezler bu burcun erkeklerini, ama yükseliş devri bitip gerileme başladı mı çoğu yengeç erkeği arar evlenmek için. Bir de annelerine az biraz düşkün ve uyuşukturlar ama sıkıntı yok. 


ASLAN ERKEĞİ: Hayrola canım bu ne ego! dediğimiz burçtur. Kendilerini parlatır da parlatırlar, konuşarak bir orduyu teslim alabilirler. Ormanların kralı ünvanını çok iyi taşıyan bu burcun erkekleri, adeta dünyaya avlanmaya gelmiştir; yer gök dağ taş kadındır onlar için. Eğer kedi gibi uysal değilseniz ya da onları idare edecek zekanız yoksa paspas olursunuz ilişkide. Zeki kadına bayılır, şovu severler. Etrafta en az 3 kişi yoksa balıklama bile atlamazlar. Hep bir liderim ben psikozu ile yaşadıkları için, tuvalet sırasında bile en önde durma ihtiyacı hissederler. İyi dostturlar, iyi yemekten, muhabbetten, sanattan, müzikten, anlarlar daha ne olsun...


BAŞAK ERKEĞİ: Arkadaşlar hazır mıyız? Nerde bir dengesiz, paranoid, falanjist varsa hor görmeyin arkadaşlar başak burcudur. Bir kadının sevgili olarak en son tercih edeceği burçtur (ha iyisi vardır muhakkak her burçta olduğu gibi) ama geneli fatal error'dür! Bu burcun erkeği aşkım sana akşam lazanya yapıcam kıyma almaya gidiyorum diye evden çıkar ve bir daha geri dönmez. Büyük hareketleri vardır, hepsinin ruhunda bir sanatçı vardır, o yüzden çok çilekeş ve  buhranlıdırlar. Duygularını Ediz Hun-Hülya Koçyiğit filmlerindeki gibi saklarlar, entellektüellerdir ve kendilerini dünyada hep bi başına hissederler, tıpkı Çiko gibi...Bu burcun sevmesi de, övmesi de uzaktandır ama öfkesi maşallah çok cüretkardır... Kendini en çok düşünen burçtur.


TERAZİ ERKEĞİ: Hava burcudur terazi, öyle buharlı ütü gibi yaşar. Uyumlu sempatik kimselerdir, nereye çeksen oraya gider problem yaratmazlar. Maymun iştahlıdır, bugün tenise yarın gülleye başlayabilir. Arkadaşları Namibya'ya yerleşse, hemen Google dan oranın para birimini öğrenip hazırlıklara başlar öyle arkadaş perverdir. Yalnız kalmaktan hoşlanmaz devamlı bir partner ararlar. Bakımlı, güzel kıza dayanamazlar. Özünde çok iyi kalpli olup kimseye zararı olmayan bir burçtur terazi, akıllı ve duyarlıdır. Ancak, Evlilik ve Terazi; Metin Milli ile Bar Rafaeli'nin birlikte olması kadar imkansızdır. Sevin onları, eğlenin, gezin ama sonra insan gibi evinize dönün.


AKREP ERKEĞİ: Nasıl ki Muhteşem Süleyman'ın vicdanı onun kıblesi ise, akrep erkeğinin de pipisi onun pusulasıdır. Yıllarca ortamlarda burcunun akrep olduğunu söyleyip, kızlardan Akrep mi? Aaayyy! çok sekse düşkündür tepkisi alan akrep erkeği, burçlarının bu mesir macunu etkisinin çok ekmeğini yemiştir. Konuşkandır akrep, komiktir, rahattır, işe güce çok koşturmaz, tesadüfen para kazanıp trilyoner olması en muhtemel burçtur. Bir de Türk Gençleri'mizi yakan Issız Adam filminden en çok nasiplenen bunlardır; bir serkeş tavırlar, bir dünyayı sel basmış ördeğe vız gelmiş haller, bir yalnız başına plak dinlemeler vardır ruhlarında. Çabuk aşık olur, zor evlenir akrep erkeği dikkaaat!

YAY ERKEĞİ: Kızların en yakın arkadaşı, kederli anlarının vazgeçilmez dostudur. Sempati dozajı yüksek çakallardır. Yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıp bunu başaramayan ender burçlardandır. Karı kıza olan düşkünlüğü ve disiplinden uzak yaşamı, kıçında don yokken sefahat içinde yaşamaya sevk eder bu burcu. Gerçekten de Magic Necmi etkisi yaratırlar kızlar üzerinde; tatilde alışverişte konserde yanında ille de bir yay erkeği olsun ister kız kısmı. Sevgilileri; "Neden bu kadar çok kız arkadaşın var yeaaa" diye isyan edince, hayatım ben dünya insanıyım, herkes benim arkadaşım gazozlarıyla uyuturlar insanı kanmayın! Arkadaşlarının göz bebeği, genç kızların Happy Feet'i olan yay erkeği, hakkaten de çok tatlı ve sevimlidir, ben de severim o serserileri.

OĞLAK ERKEĞİ: Kahvaltıda tereyağına, yükseklerden Ağrı Dağı'na bayılır oğlak erkeği. Neşelidir, dediğim dedik, çaldığım düdüktür. Bir şeyin mantığını anlamazsa hayatta o işe girmez, o yüzden anlayana, ikna olana kadar sorar da sorar. Titizdir, düzenlidir, içinde Edremitli Emekli bir Astsubay yaşar. Sadıktır, kuralları vardır; uykusuzken çıkmaz yola, aşıkken bakmaz sağa sola. Çabuk parlayıp, çabuk söner ama Kindar Sürpriz değildir. Annesine tapar, annesine benzeyen, saygı duyduğu bir kıza da nikahı basar. Hesabını bilir, şovlara kaçmaz, lazerle köprüye adınızı yazdırmaz ama çocuklarınızı özel okula yazdırabilir. Gizli kıskançtır, çok belli etmese de bazen sizi arabadan atıcak kadar kıskanır ama atmaz. Takıntılıdır, zor beğenir, eleştirir, ideal mesleği pop star alaturka jürisidir.

KOVA ERKEĞİ: Az biraz megalomandır, onca yeteneği bir bünyeye nasıl sığdırdığına şaşar kalır kova erkeği. Yaratıcı ve komiktir, kolay beğenmez, çıtayı yüksek tutar, evde kalmaya en meyilli burçtur. Teknolojiye meraklıdır, iphone 5 çıkarken, 6'nın videolarını google'dan aratır. İçinde mesnetsiz bir dram vardır, hiçbir derdi yokken bile İbrahim Tatlises gibi 3 saniyede ağlayabilir. Sabırlıdır, ama patlayınca en iyi çıkış yapan erkek sanatçı olup, ortalığı dağıtır. Al işte bir arkadaş canlısı burç daha, annesini migrosa götürmeye üşenip, arkadaşı için böbreğini verebilen burçtur. Çevreleri geniştir, sevilirler. Bir gün jet pilotu, bir gün oyuncu olmak isteyebilirler, hayalperesttirler. Kendi burcum diye söylemiyorum ama hepsi mi entellektüel olur arkadaş :)

BALIK ERKEĞİ: Bir kızı tavlarken önce esprilerine, sonra yaradana sığınırlar. Biraz diva kaprisleri vardır; her yerde yemez, herkesle görüşmezler. Zeki ve komiktirler, rahatlarına düşkündürler, imkanları olsa bütün dünyayı L koltukla kaplatıp, bütün güney sahillerine klima taktırırlar. Zaman zaman tosuruktan nem kapsalarda, bir süre sonra gülüp geçerler. Çabuk demotive olan duygusal burçlardır, bu yüzden alkol dokanabilir dikkat. Ailesine, evine düşkündürler. Arada bir ruh halleri gidip gelir, kova erkeğinde olan mesnetsiz dram balık erkeğinde de vardır. Bazen cinnet geçirip; bütün dünya bana mı karşı ulaaaan! diye nara atabilirler. Çok iyi aşık, aranan arkadaştırlar. Aldatma ihtimali sıfıra yakın olan burçtur ama yine de Allah şaşırtmasın tabi.      

27 Nisan 2012 Cuma

Kibir ve Gözyaşı

Kibirden nefret ederim, her türlüsünden. O diilde bu diye sohbetin içine edeninden, bir yere senden 15 dakka önce girdi diye seni aşağılayanından, parasıyla gözünü, gönlünü yoranından, nefret kere nefret ederim.
Bir de kibri mesleki deformasyon haline getirenler var. Bu yavrularımız zaman içerisinde yaptıkları işin heyecanına kapılıp, üzerlerine o kostümü giyer, bin beşyüz havalarla dolaşırlar. Avukat olup da her konuşmada adalet ve hakkaniyet dersi veren mi dersin, turizimci olup da seyahat etmek bizim işimiz, sen o vizyonunla ancak ümraniye de gezersin havalarını mı yersin, yoksa tezgahtarların (alınmasınlar "satış elemanı"dır hepsi) "ay senin kıçında donun yok nerden alıcan o louis vuitton çantayı bırak bırak" bakışlarını mı seversin sen seç...

Ben size bugün kibirli "satış elemanı" ile yaşadığım maceramı anlatayım. 29 yıl sonra kardeşlerimin odasındaki çekyatta Mükremin Çıtır gibi yatmaktan kurtulup, kendime şahane bir ev kiraladım. Ama nasıl mutluyum nasıl gururluyum anlatamam. Hiç gitmediysem 10 kere İkea ya, 5 kere Mudo Home'a gittim. Aklımı yitirip her şeyi aldım sanıyordum ki çarşaf, nevresim, yastık almadığımı gördüm. Koşarak şehrin enn pahalı alışveriş merkezine gittim ve evli arkadaşlarımdan duyduğum en pahalı yastık yorgancıya girdim. Ama bütün gün koşturmaktan suratım bir balmumu, ellerim torna tesviye mezunları gibi yumuk yumuk, ağzım dilim kurumuş olarak mağazaya girdim. "Satış elemanı" bana öyle bir baktı ki, mağazada dress code (kıyafet yönetmeliği) var ve beni içeri almıycaklar zannettim. Kadın bana yarım ağızla hoşgeldi..z.. filan gibi bişeyler söyledi, ben de hemen, "Benim acil yastık, yatak örtüsü, çarşaf ve nevresim almam gerekiyor, zira artık bu gece uyumak istiyorum." gibi yersiz şakalar yaparak kadını yumuşatmaya çalıştım.

Benim böyle gerzek bi huyum vardır; ortam ve insanlar gerginse, bir umut şakalarıma tutunurum. Baktım kadın oralı bile diil, bende onun hoşuna gidecek müşteri olmaya çalıştım. Ver kaşarı ver sucuğu diyerek tanesi 410 tl olan iki kaz tüyü yastık, 300 er liradan nevresim takımı ve 120 lira olan yastık kılıflarından aldım. Beni gören akşam gerdeğe girecek sanır, yatağa yorgana öyle hevesliyim. Ve kasaya geldiğimde 2100 tl lik bakiyeyi görünce gerçekten gözlerim doldu, ciğerim yandı. O saatten sonra hayır alamam çok pahalı desem kibirli kadına çok ayıp olacak! (Niyeyse biz çılgın türkler böyleyizdir, başkaları için yaşar, alışveriş yapar, evinin 5 metrekare odasında 6 kişi oturur, iki yabancı gelince 35 metrekarelik misafir odasına geçeriz koltukların örtülerini kaldırıp...) Ben de kredi kartımı bi havalarla verdim ve kadına akşam eve akbille dönmeyecekmişim gibi bi bakış atıp, bu poşetler burda kalsın ben bir de Chakra'dan (yine babamın ten maaşı bir mağaza) havlu bakayım hahaayy dedim. Kibirli tezgahtar beni gözleri ışıldayarak onayladı, onun gözünde artık bir Madonna bir Kyle Minogue'dum, star kumaşım gözlerime, cüzdanıma işlemiş bi şekilde mağazadan görkemli bir yürüyüşle çıktım. Çıkar çıkmaz beynim uğuldamaya gözlerim kararmaya başladı, ulan ben naapmıştım, Kadına hava atıcam diye bir anda yetersiz bakiye olmuştum. Hemen Chakra da yalandan havlu bornoz bakıyo gibi yapıp, fiyatlarını görünce de; "heralde bu bornozlar kurularken masaj da yapıyo" diye mırıldanıp usulca yerine bırakırken, paramı geri almanın peşine düştüm.

Mağazaya tekrar girdiğimde az evvel beni anne şefkatiyle yolcu eden satış elemanını buldum ve "benim acil bu aldıklarımı iade etmem lazım, biraz önce nişanlım aradı, bana sürpriz yapmış ve diğer avm'deki mağazanızdan bana ne lazımsa fazla fazla almış dedim coşkuyla. Kadın gerildi göz bebekleri titredi ve sakin bi sesle "yaaa öyle mi olmuş" dedi ve yalanını yiyimm senin der gibi baktı. Kadının ses tonundan mı, gergin bakışlarından mı, hayat pahalılığından mı, gerçekten yalanımı yemediğinden mi bilmem, kadın sorusunu bitirir bitirmez ben bir ağlamaya başladım ama nasıl böğürüyürom iç çekerek tataklarım akarak ağlıyorum. Kadın şok oldu, müşteriler bakakaldı,  mağazadakiler yanıma su selpak koşturdu. Ben de başladım anlatmaya; "aslında öyle değil, nişanlım aradı doğru, ama ben hevesle aldıklarımı anlatırken bana bağırmaya başladı: "ben ne düşüncesiz, ne şımarık insanmışım, ilerde çoluğun çocuğun rızkını bornoza çarşafa yatırırmışım, zaten yemek yapmayı da bilmezmişim, aldıklarımı iade etmezsem bu evliliği unutmalıymışım...Allah kahretsin bu erkekleri, boşuna demiyorlar, ele karış yele karış diye bu yaştan sonra da birini bulamam diye ağlak ağlak bitirdim cümlemi. Bu samimi halimi gören kibirli kadın bir anda hayatının paylaşımını yaşamış gibi omzuma dokundu ve "sakın üzülmeyin, ben anlamıştım siz -iade edicem bunları dediğiniz anda bunun altında bir erkek olduğunu" dedi. Ve bir anda kendi kocasını, ne sorumsuz olduğunu, kendisinin günde 12 saat çalışmasına rağmen adamın 3 yıldır iş bile aramadığını anlattı. Bana yardımcı olacağını, mağaza çalışanlarının % 50 indirimleri olduğunu, istersem kullanabileceğimi söyledi. Bunu duyar duymaz sümüğümü sildim ve sezon ürünlerinde de indiriminiz geçerliyse, şu nevresim takımını aliym bari %50 indirimle, hem size de katkım olur dedim. Kibirli tezgahtar gülümseyerek, tabi gelin seçelim beğendiklerinizden birini dedi. Gözyaşının kibri yendiği o kutsal günde, rahatlamış bir şekilde nevresim seçerken canım babamın sözü geldi aklıma; "Kazla tavuk tartılmış tavuğun götü yırtılmış." Benim gibi insan üstü meziyetleriniz yoksa sizden rica ediyorum o pahalı mağazaların önünden bile geçmeyin sevgili okuyucularım. Hepinize esenlikler dilerim.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Çiftler sosyalleşirken çimenler ezilir...

Hayatımda çok çalışıp aşka az kafa yorduğum, ilişkilerle ilgili analizler yapamadan akşam 10 da ağzımdan salya akarak uyuduğum bi dönemdeyim. Ama huzurluyum, mutluyum çok şükür. Sadece uzun zamandır aklımı kurcalayan bi konuda yeni yazma fırsatı bulabildim ve sizleri neden bundan mahrum bırakayım dedim. Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, size bugün sosyalleşmeye çalıştıkça derbeder olan çiftlerden bahsedicem.

Bir ilişkinin kuluçka evresinde kimseye ihtiyacınız yoktur; onu bol bol düşünüp, yumurta gibi kıçınızın altında ısıtıp, kendinizi yükseltip, şarkılar dinleyip, mutlu mesut yaşarsınız. Sonra aaa bi bakmışsınız kendinizden tahriklenip adama iyice aşık olmuşsunuz.

Sonra ikinci evreye geçilir; öyle iyi anlaşıyoruzkiler, dünyada sadece ikimiz kalsak sıkılmayızlar, biz mutluyuz ya bizden sonra tufan demeler falan filan...Böylece yaşanan ilüzyonun etrafına yavaş yavaş koza örülmeye başlar.

Ardından 3. evre gelir; elele sokağa takdim, en yakın arkadaşlarla tanıştırmalar, onunkilerle tanışmalar...Ay nasıl heyecanlanır insan, nolur onu çok sevsin bizimkiler, nolur çok güzel sohbet etsinler, birbirlerini çok sevsinler, hatta bizim apartmanda hep beraber yaşayalım. Bir de karşı tarafın arkadaşları vardır tabi, onun içinde çeşitli dilekler sıralanır; nolur arkadaşları kekomançi tipler olmasın, gerzek espriler yapmasın (ki bu mümkün değildir), ağzıyla içsin, eli yüzü düzgün olsun ki bizim bekar kızlara refere edilebilsin....bu liste böyle uzar gider.

Ama bu dileklerin çoğu maalesef tutmaz. Hele şu zamanda, sosyalleşirken bir akşamı kazasız belasız atlatan çiftler hemen evlenndirme dairesine koşmalıdır bence. Çünkü gerçekten birlikte sosyalleşebilmek bir san'art'tır.

Bunu zorlaştıran şey elbette egolarımızdır. Özellikle bir erkeği bir yere gitmeye ikna etmek çok zordur, gerçekten sabır ister, ama Derya Tuna'nın da dediği gibi; "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer."
Sevgilisiyle bir yere giderken mücbir sebepleri bile hesap eder insanoğlu; "Barbaros Bulvarı'ndan gidersek heyelan olur mu, Beşiktaş trafiğine girmeyip vapurla mı geçsek, o zamanda yolda çok üşür kakası gelirse erken kalkalım der mi, ordaki insanları sever mi, sevipte sessiz mi kalır, çok sevip hiç mi susmaz, yemekleri beğenir mi, yoksa aç kaldım burda diye dırtlanır mı, manzaraya arkası dönük oturursa daralır mı filan filan...

Bir cuma gecesi atomu parçalamaya değil, Beyoğlu'na rakı içmeye gittiğiniz sevgilinizle ibb trafiğe bakmadan, ruh halini tartmadan, stresini öngörmeden lütfen yola çıkmayın. Çıkarsanız da 6 yaşında çocuğun bile gülmiyceği esprilerine Ahahahah diye görkemli kahkahalarla katılın ki kendini çok komik sanıp rahatlasın ya da hava güzel yarın sen motorla gez istersen diyerek özgürlük alanlarını vurgulayın ki; o da kendini yollarda yalnız bir ruh, bir hayalet süvari sansın ve "tabi yaa benim bambaşka bir hayatım var sadece bir çift olmaktan ibaret değilim bu hayatta desin. Ama en güzeli şudur; diyelim arkadaşlarınızla bir yemek yiyip, topluca sosyalleşmeyi, zevzek esprilere, iddialaşmalara prim vermeden sohbet etmeyi başararak evinize döndünüz, döndükten 2 saat sonra; "Ay Özge'yle kocası mesaj attı şimdi, sana baağğyılmışlaar, illa birlikte bayram tatili yapalım diyolar" diye hiç olmayan bir mesaj üzerine şizofrenik planlar yapın ki; olası bir tatili aylar önceden garantileyin.

Ha derseniz ki; bu ne kardeşim yalan dolan Muhteşem Yüzyıl entrikalarıyla bi adamı evden çıkarıcağıma hiç çıkmam daha iyi! Çıkma o zaman, otur canım benim, Beyaz Show'u izle, Latif Doğan'ı izle, Bugün Ne Giysem'i izle sana aktivite mi yok, hem de trafikte bi araba daha eksilmiş olur.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Rakı Sofrası, Kadınlar ve Amy...

Hafta sonu İpek'in yazlığında misafirdik, kurbağa gibi sudan çıkmadığım için saatlerce denizde yüzüp, Ajda'dan Müslüm Baba'ya en güzel aşk şarkılarını dinleyip, eğlenceli bir kitap okuyup, tabi ki diğer kızlarla bol kahkahalı dedikodular yaptım. İpek'in annesi Sibel Abla; "bu akşam balkonda rakı balık keyfi yapıcaz kızlar sakın geç kalmayın" diye muhtıra verince dünyalar benim oldu. Çünkü hayatta kız kıza oturulan bir rakı sofrasından daha eğlenceli hiçbir şey olamaz..

Kumlu ayaklarımızla eve geldiğimizde, bembeyaz örtülü yuvarlak bi masada; acılı ekşili patates salatası, patlıcan ezme, rokalı bol domatesli şahane bi kaşık salatası ve mis kokulu kavunla beyaz peynir karşıladı bizi. Masayı görünce duşa giremeden, ellerimizi yıkayıp sofraya çömdük. Sibel Abla hemen mezgitleri tavaya attı, balıklar tavada çıtırdarken biz de en yakın arkadaşımız Yeşil Efe'yi bardaklara doldurduk. İpek'in tatlı anneannesi Gönül Hanım -bana da bir kadeh koyun kızlar- deyince daha da keyiflendik. Hemen bir çay bardağı rakısı da ona hazırladık. Sibel Abla da çıtır çıtır balıklarla masaya gelince rakılarımızı sağlığa ve huzura kaldırıp; Amy Winehouse'dan, Küçük Sırlar'a uzanan sohbetimizin pimini çektik.

(Kadınların rakı sofrasındaki duygu geçişi sesten ve ışıktan daha hızlıdır. Mesela bir kadın rakı masasında Nev'den; Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına şarkısını dinleyip, "Ahh ulan ne aşık olmuştum o Allahın cezasına" diye nara atarken, bir anda gözü arkadaşının rakı kadehi tutan eline takılırsa, -Yalnız o diilde yanınca inanılmaz güzel durmuş nar çiçeği ojelerin, Pastel'in 412 si miydi bu?-  diye bi anda kozmetik dünyasına dalabilir. Ve masadaki diğer kadınlarda asla; -Ne diyosun arkadaşım daha az önce o yetersiz bakiye eski sevgiline içleniyodun, ne ara geldin bu kafaya!- demez. Diyemez çünkü aynı kafa onun da fabrika ayarlarında vardır. Ya da Sibel Can'dan Hançer'i dinleyip ikinci kadehe geçerken; -Kadeeeer sen bize nazik davranmadıııın- diye ağlamaklı olup, aniden; -Sibel Can'ın albüm çıkarırken verdiği kiloları kesin ben aldım- diye dertlenir ve temmuz ortasında nasıl kilo vereceğini düşünmeye başlar...)



Sakız rengi masamızda keyifle ikinci kadehlerimizi yuvarlarken, hala mihrap yerinde olan Gönül anneanne, büyük ısrarlar sonucu yumuşacık sesiyle bir şarkı patlattı. "Kimseyeee etmeeem şikayeeeet ağlarım ben halimeeee...", hayranlıkla şarkıyı sonuna kadar dinledikten sonra gözlerimiz doldu ve sessizce denizi seyretmeye başladık. Şarkının nakaratının sonunda ki "İstikbal" kelimesi Sibel Abla'yı dertlendirdi ve; -Kızlar siz geliyosunuz başka misafirlerimiz oluyo bi yatak daha lazım buraya, İstanbul'a dönünce hemen İstikbal'den bazalı bi yatak aliym, evin ıvırı zıvırı da bazanın içinde durur, gördükçe sinirlerim zıplamaz- dedi. Ve biz yine direkten dönen bir duygu patlamasını teğet geçmiş olduk. O sırada sessizce bir kenarda duran TV'ye gözümüze takıldı ve en sakin olanımız Ebru; -Allah aşkına şu Sinem Kobal oyunculuğu bıraksın yaa- diye bi anda cinnet geçirdi. Biz, -Tamam Ebrucum sakin ol- diye yatıştırmaya çalışırken -Yaa ne sakin ol, dünyanın parasını kazanıyo yeteneksizSİNİZ, bi de sevgilisi bunu izlemek için sinema filan kapatıyo sanki Audry Hepburn'müş gibi naaleet gelsin!!- diye delirdi. Ben, -Canım belki o korkanç oyunculuğu ne kadar az seyirci görse kardır diye kapatmıştır çocuk sinemayı- diyince, bu fikrim Ebru'ya mantıklı geldi ve sessizce o konudan da dağıldık.

Biz, Sinem'le Arda evlenir mi evlenmez mi diye bahis oynarken, İpek'in sevgilisinden mesaj geldi ve yüksek sesle okumaya başladı: -Kızlar keyfinizi bozmak istemezdim ama Amy Winehouse evinde ölü bulunmuş...!!!- Ve işte o anda masaya demirden bi gürz düştü.. Hepimiz uzunca bir süre sessiz kaldık.. Güzel gözlü ananemiz de dahil hepimizin gözleri dolarken, bu gencecik ölüme, bu tedirgin ruha çok ama çok üzüldük. Onu bu hale getiren kör olasıca sevgilisine beddua edip; -Haksızlık bu ya!- diye söylenmeye başladık. Çünkü ondan önce gitmesi gereken ve bu dünyada lüzumsuzca yer kaplayan o kadar çok insan vardı ki, neden Amy bu kadar çabuk gitmişti? Nedeeeeen??? Hemen aylarca marş gibi dinlediğimiz "Back to Black"i açıp, ruhunun huzur bulmasını dileyerek kadehlerimizi Amy'e kaldırdık. Bu sefer anneannemiz başladı konuşmaya; -Bu yaz çok oldu bu zamansız ölümler, şu 118 33 reklamındaki çocuğun karısı da perişan etti beni, birbirini o kadar çok seven insanların ölümle ayrılmasına çok içerliyorum- diyince, biz de rakıyı artık susuz içmeye karar verdik...

Bu duygulu rakı sofrasını dışardan izleyen bi erkek, bu kadınların biraz sonra şofbeni açıp topluca intihar ediceğini düşünür.. Ama öyle olmadı.. İpek'in 5 ay önce evlenen hamile kız kardeşinin aramasıyla hepimiz hayata döndük ve hamileyken neden dip boyası yaptırdığını, bebeğe zararlı olduğunu söyleyip birden kıza yüklenmeye başladık. Sibel Abla; -Bi de yaz gününde daha da sarartmış saçını, zaten kumralsın aa evladımm, güneşte vurucak iyice açılıcak o saç, Uğur Dündar gibi olucak rengi amaaaan" diye konuya noktayı koydu.

Gecenin sonunda mutlu, hüzünlü ve çakırkeyf yatağa uzandığımda, dilimde bu yaz en çok dans ettiğim Ajda şarkısı "Arada sırada aklıma geliyooooor..." vardı. -Acaba Ajda son klibinde bacakları pürüzsüz olsun diye o sihirli ten rengi çoraplardan giymiş midir? -Yok yaa giyer mi kadın bu sıcakta pişik olur- diye düşünürken uyumuşum...

11 Nisan 2011 Pazartesi

Hayat Bir Romantik Komedi Filmi Değildir!

Bu yazımı romantik komedi filmlerindeki gibi bir aşk yaşayacağını zannederek ömrünü telef edenlere adıyorum.Yapmayın! Hayatınızı ziyan etmeyin! Pozitif olun, güzel şeyler düşleyin inancınız tam olsun, reiki, waikiki, mikado bütün alternatif tırt yöntemlerini deneyin tamam ama bir yandan da Türkiye’nin gerçeklerini, kültürel alt yapısını yabana atmayın. Nasıl mı? Hemen açıklayayım.
1- Hiçbir zaman çamaşır yıkarken tanışamayacaksınız
Romantik komedi filmlerinde çok tatlış bir tanışma yöntemi olarak gösterilen ve genç kızların bozuk paralarla, mahallelerinde bulunan çamaşırhaneye giderek, rengarenk kirli sepetlerinde çamaşırlarını yıkadıkları bir yandan da karşı makinedeki Güney Amerikalı fakir dansçıları, baletleri kestikleri bu alan Türkiye de asla koşulları oluşmayacak bir tanışma mekanıdır. Bizler, Hikmet Şimşek’li pazar konserleri başladığında, kirlileri merdaneli çamaşır makinesinde yıkanan bir milletin çocuklarıyız. Emek emek biriktirdiğimiz bozuk paralarla somun ekmek alır, rengarenk çamaşır sepetleri yerine leğeni kullanırız. O özendiğimiz çiftler, günün sonunda, yıkama işlemi boyunca yumuşatıcının önünde kikirdedikleri kimselerle ilk randevularına çıkarken, biz bütün akşamı, babamızın battal gazi donu, kardeşimizin beyaz atletiyle cebelleşen annemizin migrenli başını ovarak geçiririz. O yüzden üzgünüm ama lütfen bu hayalinizi temiz çamaşırlarınızla birlikte kışlıkların arasına kaldırın.

2- Metroda biri ile tanışamazsınız

İnsana yaşama sevinci veren bu filmlerde, iki güzel ve yabancı insan metroda yan yana otururken önce hafifçe gülümseyip sonra o an okudukları kitaptan, dinledikleri müzikten konu açarak sohbet ede ede giderler. Sonra hooop bi bakarlar ki inecekleri durak geçmiş, sohbet o kadar tatlıymış ki; hay Allah dalmııış gitmişler. Bizde ise; bir koltuk bulayım da neticemi yerleştireyim stresinden herkesin bir gözü atmaca gibi boş koltuk arar, asla tam yanmayan güzergah ışıkları yüzünden Mecidiyeköy yerine Sanayi Mahallesi’nde inmemek için diğer göz de hep bir sonraki duraktadır. Bu yüzden ahu gibi kızlarla, cillop gibi manitalarla göz göze gelinemeden ter içinde inilir metrodan. Metroda kitap okumaksa ayrı bir hayal; ayakta giden genç kızlarımız bir yandan arkalarını kollamaya çalışırken, diğer yandan uzuuuuun! metro hattında kitabın önsözüne bile gelemeden duraklarına varırlar. O yüzden toplu taşıma araçlarına hülyalı hülyalı binmeyin, gözünüzü dört açın, kitabı da evde bırakın ağırlık yapıp boynunuza yük binmesin.

3- Runaway Bride, Anlayışlı Damat Sendromu

Bu romantik komedilerin bir klişesi de düğün günü kaçan spontan gelinlerdir. Tatlı tesadüfler sonucu tanışan Harry ve Sally hemen evlenmeye karar verirler. Ama Sally’nin aklı, yıllarca gülüp eğlendiği, bütün sırlarını bilen fakat düğün gününe kadar ona açılamayan sünepe Robert’ta, yani Bob’da dır. (Robert’ı kısaltıp nasıl Bob yaparlar bende bunu anlamam!). Robert; Harry ve Sally’nin düğününe gelirken arabada Vonda Shephard müzikleriyle Sally’le olan neşe dolu anılarını hatırlar ve birden kafasına onu çok sevdiğin dank eder. Bob kayarak salona girer, düğünü durdurur, Sally de mihraptan koşarak onun kollarına atılır ve öpüşürler. Sonra bir kenarda tuzluk gibi duran Harry’den özür dileyerek, davetlilerin coşkulu alkışları arasında oradan uzaklaşırlar. Şimdi bu karenin aynısını Diyar Düğün Salonu’nda canlandıralım. Yıllarca “erkek kankam” diye tanıştırılan, tavlaya nargileye birlikte gidilen Bülent yani Bübü, (bakın ne kadar net Bülent – Bübü) nikahı durdurup gelinimiz Sibel’e açıldığı anda düğün sahiplerinden öyle bir dayak yer ki adını bile unutur, misafirler de Fight Club Diyar Düğün Volume 1 gösterisini acıbadem-limonata eşliğinde seyreder. Beyaz eşyanın taksidini ödemeden nişan bile atılmazken, altınları paylaşmadan düğünü terk etmek ne demek! O yüzden kendinize gelin ve evlenmeden önce iyice düşünün, o “kankalar”ı da nikah masasına oturmadan evvel muhakkak bir dürtükleyin…

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kadın Kadının Kurdudur...!

Birbirinden güzel okuyucularım, çok lazımmış gibi yeni bir yaş daha alırken kadınların birbirleri ile olan sahtekar-sempatik ve tehlikeli ilişkilerini birde benden dinleyin istedim.

1- Kadınların Birbirini Köpürtmesi...:

Sevgili hem cinslerim, erkek arkadaşınızla, kocanızla kavga ettiğiniz vakit ne yaparsanız yapın bir başka hem cinsinizle konuşmayın! Çünkü derdimi anlar diye mevzuyu bir kız arkadaşınızla masaya yatırdığınızda o meselenin orjinine inilecek, 1000' le çarpılıp büyüyecek, kar topağı olup böğrünüze oturacaktır. Mesela derdiniz sevgilinizin flörtöz olması ise; adamın doyumsuz olduğu, hatta eşcinselliğe meyilli olduğu bile irdelenerek hemen ayrılmanız tavsiye edilecektir. Adam evlenme teklifi etmekten imtina ediyorsa; ailesinde başarısız evliliklerin ilişkilerin olduğu, felaket sorumsuz olduğu, hatta Peter Pan Sendromu olduğu için büyümeyi reddettiği kanaatine varılacak ve yine hemen o kahrolasıca adamı terketmeniz istenecektir. Eğer adam kazara hesabınızı ödemediyse; adamın üçün beşin hesabını yaptığı bu adamla evlenirseniz ilerde kumar problemi bile olabileceği düşünülerek ilerde çoluğun çocuğun rızkını kumar masalarında yedirmemek için hemen o adamı bırakmanız rica edilecektir.  Kısacası bir tatlı huzur almak için gittiğiniz bu buluşmalardan Exorcist' teki içine şeytan giren kız gibi yeşil bitkiler kusa kusa dönersiniz. Yapmayın, Aşk-ı Memnu dizisinde de her daim söylendiği gibi, "Bihter' Yükseltmeyin!" Eğer talihsiz bir kararla bu tip buluşmalara gittiyseniz de şunu düşünün, size o akılları verip sahnede devleşen fıtri zeka hem cinsleriniz, ya en az 6 yıldır sabırla evlenme teklifi bekliyorlardır, ya aldatıla aldatıla boynuzlarından x raylere sığamıyorlardır ya da adamların bütün hesabını ödeyip, Migros alışverişlerini bile bunlar yapıyorlardır. O yüzden aman, hız yapmayın canlara kıymayın. Çünkü mutsuz bir kadın, değil etrafında mutlu bir ilişkiye, Oya ile Bora'nın müzikal birlikteliğine bile tahammül edemez.

2- Kadınların Birbirini Beğenmesi Pohpohlaması!!!:

Özellikle facebook resim altı yorumlarda sıkça rastlanabilecek bu sahtekarlık şöyle başlar:
- "Canımmss nassı güzel çıkmışsaaıın tam bir prensessin yeeaaa...!"
- "Tatlişkom elbisen olaaaay! derhal nerden aldığını söylüyoaasuuun!!
- "Bitanemmm sözün bittiği yerdeyiz yıkılıyosaauuuun!!!" diye birbirlerine dolmaları verdikçe verirler.
Gazı alan zavallı resim altı mağduru, bi Adriana Lima bi ben ama onunda boyu fazla uzun sonuçta Tükiye de yaşıyoruz ve erkeklerin boyuda pek parlak diil diye akıl dolu çıkarımlarla hayatına devam eder. Yorumu yazan hem cinsinizse; "Yaa gel Allah aşkına şu salağın elbiseyi bi yaşaa, pavyona düşmüş fransız mürebbiyeler gibi giymiş kırmızı elbiseyi utanmadan fotoğraf çektirmiş bide!" diye sizi Bir Allah Kuruşu gibi harcar. Sevgili kadınlar sabah gözünüzün çapağını silmeden gittiğiniz işinizde bir başka kadından aldığınız iltifatı gizemli bi gülümsemeyle kabul edin, aman havaya girmeyin hatta acaba bi yerimde bi açık bi yırtık mı var diye de kendinizi tuvalete atıp kontrol edin.

3- Üç Kadının Bir Araya Gelince Kimseyi Beğenmemesi:

Yüce gönüllülükte sınır tanımayan kadınlar, bir araya gelince kimseleri beğenmezler. Rus kızları mı "Aaaa ama onlar 40'ından sonra çöküyolar!"
"Canım sen 40'a kadar da enkaz gibi ceset gibi yaşadın o nasıl olucak, en azından onların bi yükselme dönemi var, sen doğduğunda beri fetret devrindesin arayı nasıl kapatıcaz haa!" diye hep sormak isterim onlara ama kıyamam.
Eğer bu kadınlardan biri kocası tarafından aldatılıyorsa (evet tarafından!), hele de kız biraz genç biraz eli yüzü düzgünse..., ooowwww! o kızın ne çemçüklüğü kalır, ne varoşluğu, ne biçimsizliği kalır, ne ucuzluğu, Harvard'ı da bile bitirse muhakkak bi zeka geriliği vardır ya da Amerikan Başkanı'ndan torpili vardır. Siz siz olun bu sohbetlerde aklınız iplerini salmayın, valla sonra kredi kartı 1 2 3 4 olan o güzel insanlarla uçan balon gibi başka diyarlarda yaşarsınız...

Haydi şimdi kendi aranızda konuşmadan sohbet edin...!




 

8 Aralık 2010 Çarşamba

Kadın Değişkendir...Neden?

Sevgili takipçilerim, bugün size kadınların assolist gibi gezerken neden Sibel Tüzünlere gelip saçlarını kazıttıklarını, alayına isyan inadına piercing diye dolanırken, kırsal bir hevesle neden organik domates yetiştirdiklerini, ofsaytı enerji içeceği zannederken, içine takoz recep kaçmış gibi deplasman maçlarına neden gittiklerini anlatacağım...

1- Almadan Vermek Allah'a Mahsustur Beyler!...

Bir kadın canını düşüne takıp sevdiği adam için hayatını ertelemesinin tek bir sebebi vardır; "Takdir Görmek". Takdir; köpeğe ödül bisküvisi verir gibi kafasını okşamak değildir elbette.. Ufak bir hediye ile akşam eve mi gelirsin, hafta sonu sürpriz bir Roma tatili mi organize edersin, yoksa çok beğendiği botu alıp yatağına mı serersin, orası senin vicdanın, cüzdanın ve kaç romantik komedi izlediğine kalmış. Ama sen yapılan iyiliklerin birine bile şık bir kontratak yapmamış, yata yata manda gibi mabadını büyütmüşsen o kadından hayır bekleme artık. Yıllarca sabredip, Rock seviyosun diye herkeslerden önce tırnaklarını siyaha boyayan, Elazığlısın diye kuru dolma sarmayı öğrenen kadın, nasılsa yaptıklarım görünmüyor diye şalteri kapatarak yola koyulur.

Sen şimdi diyeceksin ki balım erkek kısmı; "Napalım yani, her dolma sarana hediye alıp, her jeste Roma Tatili'yle karşılık verirsek, faturaları evden erzak satarak öderiz. Öyle değil işte koçero, sen nasıl poh poh butonuyla çalışıyorsan, kadın kısmının da gazı güzel sözle alınır. Senden göremediği şevkati başkasında bulursa, işi gücü bırakıp o adamla organik domates yetiştirmeye sahil kasabasınada yerleşir, Queen dinlerken, bir anda rakı mezesi hazırlayıp Müzeyyen Senar da dinler. Bu, kadının karaktersiz olduğu anlamına değil, aksine hayatının merkezine şevkati koyduğu için, ne istediğini bildiği anlamına gelir.

Unutma, almadan vermek Allah'a mahsustur. Beklediği şevkati göremeyen kadın, civar illerde bir başkası ile organik domates yetiştirip toprağı mıncıklarken, siz baba yadigarı bahçenizde çimlerinizi tek başına biçmek durumunda kalırsınız.


2- Bir Kadın Takım Tutmaz Aslında!...

Bazı kadınlar görüyorum, alt komşumuz Ahmet abiden daha holigan kadınlar. Maçlara gidip, yenilgiyle kahrolup, gollerle heyecana kapılıp, UEFA eşleşmelerini asker yolu gözler gibi elleri yüreklerinde bekleyen kadınlar. Bakın o kadınların çoğuna, muhakkak yanlarında bir adam vardır. Onlar, o kadınların koca adaylarıdır.

Cumadan pazara evde sadece futbol konuşan erkek, maça gidemiyorsa, tuttuğu takıma göre; Kazan'da, Bağdat Caddesi'nde, Mezunlar Derneği'nde alkol tüketerek maçı seyreder. Bu homosapien aktivite erkeğin dna sında vardır. Ancak sevgilisinin yanında maçlara iştirak eden, her pozizyonda poposuna motor yağı sürülmüş gibi zıplayan, ileri holigan teknikleriyle takımını destekleyen kadın maçlara "genellikle" tek bir beklenti içinde gider...

Nedir bu beklenti? Aynı takımı destekler gibi göründüğü adamla kendi ilk 11' ini kurmak. Şimdi diyeceksiniz ki; yaa Ayşe sende herşeyi getirip evliliğe dayandırıyorsun, belki sosyolojik, parapsikolojik, metafizik bi sebebi vardır takım tutmanın.

Muhakkak ki vardır; bir topluluğa ait olma hissi, kendini rahat ifade etme alanı, meşguliyet ve deşarj olma imkanı, takım tutmanın olmazsa olmazıdır ama erkekler için. Kadınların çoğu bu sosyolojik açılıma teğet geçerek, sadece kendi takımlarının kaptanı forveti santroforu olma arzusu ile yanıp tutuşurlar, bunun içinde adamın hastalık derecesinde bağlı olduğu  futbol takımı kanalını kullanırlar. Çok basit bir matematikle, erkek hangi ilgi alanında çok vakit geçiriyorsa onu analiz edip, götün götün o alana yanaşır, hemen entegre olur ve ordan adama zehri verirler. (Bknz. Güzel Avrat Otu). Ama baktılar ki adamdan bir cacık olmayacak, 3 Turkcell Super Lig sezonu geçmiş daha aileyle bile tanışılmamış, yavaş yavaş önce adamın erkek arkadaşlarıyla toplaşıp rakı içme seanslarından ayaklarını çekerler, sonra adam heyecanla takımın deplasmanda kaç tane döşediğini anlatırken -hıhııı diye geçiştirirler, adam; - hadi bu hafta avrupa maçı var sende gel, dediğinde; "Maeehmet valla çok soğuk bugün hava, sen git izle yarın iş var hastalanmiyim şimdi pazar pazar"  diyerek, karşılanmayan beklentilerinin fişini yaşam destek ünitesinden çekerler. Bu da demektir ki, bir kadın takım tutmaz, adam tutar aslında...

Sonra o holigan kızları bir rugby maçında bağırıken, Çaykur Rizespor'a destek verirken, güreş müsabakasında heyecandan minder kenarında ağlarken görünce şaşırmayın, o kızlar sadece ekmeklerinin peşinden olan, yeni bir gelecek inşa etme arzusuyla yanıp tutuşan sporun ve sporcunun dostu güzel insanlardır...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Yazlık Hap Gibi Bilgiler...

Sıcaklarla kavrulan, duygulardan duygulara savrulan okuyucularım; bugün sizlere bir hikaye anlatmak ekran başında uzun uzun metinler okutmak yerine, kadınların yazlık yerlerde ne dedikleri ama aslında ne demek istedikleri hakkında ufak tüyolar vermeye karar verdim. Hekes mutlu Lerzan en Mutlu'nun bile ters açıya karşı koyamayan portakal poposuyla mütemadiyen sevgili değiştirdiği günümüzde, bu hap gibi bilgilerle sahil kenarlarında belki güler eğlenir, belki de yazdıklarımı karşı cinse sizin fikirlerinizmiş gibi anlatarak bir ten teması yakalar ve bana duacı olursunuz.

Kadın Ne Der Ne Demek İster...

1- "Aşkımmm beyaz şortuma yağ damlattaııım!": Bu mesaj; büyük çabalar sonucu yakaladığımız bronz tenimiz ve beyaz şortumuzla bizi ilk gördüğü anda yeterli tezahürat yapmayan sevgilimize,   "beyaz şortu giydim, içine de tanga geçirdim, gereken ilgiyi göster, yoksa tuvalete kalkıyo ayağına bütün kebapçıya Sevtap Parman gibi Popo Şov yaparım mealine gelen bir mesajdır, dikkate alınız...

2- "Haftasonu Arkadaşlarımla Yunan Adaları'na Gidicem Bitaneeeem"Uzun süreli bir ilişkisi olan kızımız yaz gelipte sevgilisine bu cümleyi sarfettiğinde alınması gereken mesaj;  "Bir yaz daha geçti ne yüzük var ne kına, bari kendimi vizesiz yaban ellere atayım da geçsin önümden Yunan Heykelleri salına salına", anlamına gelmektedir. Bu cümleyi duyan gariban beyler yağmasanızda gürleyin, en azından kızı; "Aşkım ben Eylül gibi söz yapalım diyorum" ne dersin gibi dolmalarla oyalayın ki, yazı Bodrum'dan Kos'a dürbünle bakarak geçirmeyin...

3- Yer Bodrum Maça Kızı'nın Şezlongları, Kadın da Şu Cümleyi Sarfediyorsa: "Hayatım, erkeği boş bırakmaya gelmez, boş bırakırsan Ahmet, Mehmet, Mustafa da olsa farketmez gider bir yelloza bulaşır..." Bu cümle şu anlama gelmektedir; saraylı ablamız annesini görmeye gittiği 3-4 günlük kısa sehayatlerde, o anda hücum bot gibi yanında güneşlenmekte olan kocası Mustafa'nın, Aksaray'dan Rus dostlarını eve konuk ettiğini anlamış ve toparlak kocasına uygun bir dille ilk uyarı atışını yapmaktadır. (Bir de bu sohbetlerde; "Ayol 4 gün şehir dışına çıktım bir de ne göreyim..." diye cümleye başlayanlara hep sormak isterim; "Canım sen şehir dışına çıktında gittiğin yer muhakkak başka bir şehre temas ediyordur, hiç olmadı bir kazaya bir ilçeye teğet geçiyordur, nedir bu şehirli insanım 4 günden fazla İstanbul'dan ayrılamam havaları, bak sen şehirden ayrılır ayrılmaz kocan yaba gibi elleriyle başkalarını mıncırıyor, uzaya gitsen ne olur...)

4- "Canım Dekoltem Biraz Fazla Mı!!!": Bu cümleyi kuran ablamızın göğüs dekoltesi muhakkak ki fazladır, hatta akciğer filmi çekilecek kıvamdadır, ancak sevgilisi ya da kocası o an dünya kupası finalinden kafasını kaldıramadığı için, dişisi anadan üryan gezse umursamayacaktır. Bu sebeple kızımız da dikkat çekmek için bu yola başvurur. Beyler, evden çıkmadan size verilen bu son şansı değerlendirin, köprüden önceki son çıkışı kaçırmayın ve size "dekoltem biraz fazla mı?" gibi bir cümle kuran partnerinize; "fazla da laf mı hiçbi şey giymeseydin" diye esip gürleyin, yalandan da olsa elinizdeki kumandayı filan yere fırlatın, Savaş Ay gibi suni gündem yaratın ki, gecenin sonunda; "Aşkım sen benim giydiklerimden hiç rahatsız olmuyosoon, demek ki beni kıskanmıyosoon, demek ki yeterince sahiplenmiyosoon" gibi permütasyon kombinasyonlarla darlanmayın.

5- "Çok Göbeğim Yok Di Mi?" : Bu soru zannediyorum insanlık tarihinde bir kadının bir erkeğe sorduğu en eski sorudur, her sorunun bir çok cevabı, her insanın da bir çok bakış açısı vardır, ama emin olun bu sorunun tek bir cevabı vardır; "Di!" Yok anlamına gelen ve sadece iki harften oluşan bu cevabı vermediğiniz takdirde, kadınlarınız tatil boyu beraber yediğiniz yemeklerde ya da mülteciler gibi saldırdığınız açık büfelerde size eşlik etmeyecek, siz yamyam gibi masadakileri götürürken, gözlerini belertip boş boş masaya bakacak, ağzını bıçak açmadan rokasını kemirecektir. Siz bütün iyi niyetinizle "Hayatım döner çok güzel bi tatsana" dediğinizde bu kontratak şansını kaçırmayarak; "Yok yok ben yemiyim, ne de olsa göbeğimden ayaklarımı göremiyorum, şimdi bu döneri yersem yarın denizde yanlışlıkla duba diye bana yüzerler, rezil olursun mazallah" diye engerek gibi usul usul sokacaktır sizi amannn!


Tuvalete giderken sinema bileti bile emanet edilemeyen, rakı kavun peynir bütün kadınlardan iyidir diyen dünyalar tatlısı erkekler; Bu yaz da tatilinizi huzurla geçirmek istiyorsanız bu sese kulak verin ve yukarıda saydığım hayat kurtaran cevapların en az üçünü yeri geldikçe sevgilinize söyleyin ki; dünyada sadece Türklere mahsus olan o zarif  stille denizin üstünde rahatça yatabilin...

Haydi iyi tatiller...

8 Haziran 2010 Salı

Tatminsiz Erkekler - Gerçek Kadınlar!

Rihanna İstanbul'a gelip Umbrella'yı (nam-ı diğer Şemsiye) söylediğinden beri yağan yağmur bana da ilham getirdi ve bugün sizlere, bir türlü tatmin olamayan adamlar ve bu duruma Tekel İşçileri gibi direnen kadınların hikayesini anlatmaya karar verdim.

Bir süredir kadın erkek ilişkilerinde gözlemlediğim son durum şu;
1-Facebook, twitter gibi vur kaç sitelerinde hesabı olmayana kız vermiyorlar
2- Bu sitelerin en az ikisinde hesabı olmayanı oyuna almıyorlar
3- Bu tip alanlardaki kız arzının fazla olması sebebiyle, erkekler hoşlandıkları bir kızın üzerinde en fazla 2,5 gün, 4 sms süresi kadar oyalanıyorlar.

Hem cinslerimin şevkat eksikliği, arz fazlası erkekleri fazlasıyla şımartmakla kalmayıp, tatminsiz umursamaz dengesiz testesteron topları haline getirmiş durumda. Bu nedenledir ki; tuvalete bile dizde laptop elde cep telefonuyla giren erkek kısmı, aynı anda 14 kıza aynı mesajı gönderiyor, kıvkıvlı civcivli bir Asmalı Mescit cumasını muhakkak garantiye alarak, adeta pazartesiye sevişmeden başlamam diye and içiyor.

Erkeklerin; zebra sürüsüne saldıran aslan gibi karşı cinse girişmesi kızlarımızı çaresiz bırakırken, tamamen "ilgi ve şevkat!!" eksikliğinden, kolaylıkla bir adamın 2. 3. partneri, hatta zaman zaman çok korunaklı bir marka da olabilen OK'e 4. yoldaşı olmayı kabul edebiliyorlar. Erkeklerin aymazlığı o durumdaki; yıllarca beraber olup ara verdikleri kıymetli eski sevgililerine bile, tekrar birlikte olmak istediklerini e-mail, blackberry messenger ya da taklacı güvercin aracılığıyla duyuruyor, bir dönem gözlerinin içine baktıkları sevdiceklerinin zinhar sesini bile duyarak sorumluluk almak istemiyorlar.

Kimi kız arkadaşlarım eski sevgililerine; -"ara ara görüşünce beklenti içine giriyorum, acaba bir daha görüşmesek mi" diye her puntosu blöf kokan bir mesaj çektiğinde, saniyesinde -"peki sen bilirsin" içerikli çok duygusal bir cevap alıyor adamdan ya da bir gece önce iltifata boğduğu kıza, ertesi gün esmer sevgilisiyle gece kulübünde yakalanan yalı çapkını, Yiğit Özgür'e karikatürü bıraktıracak bir mizah gücüyle; "pişti bilir misin?" diye sırıtıp, yüzsüzlükte limitin gök yüzü olduğunu gösterebiliyor.

Bu sıcak gündem sebebiyle buralardan çekip gitme arzusuyla yanıp tutuşan yazarınızın imdadına, evliliğe ve aşka inanmasını sağlayan kuzeni ve onun kadir şinas kocası yetişiyor. "Hadi Ayşe hafta sonu Ebru, kocası, sen ben ve Gökhan Antalya'ya gidiyoruz, hem sana değişklik olur, hem de iki hamile kadına arkadaşlık edersin" diyorlar. (Bu konuya ayrı bir parantez açmak isterim; kuzenim ve en yakın arkadaşı Ebru eş zamanlı hamile kalan siyam arkadaşlara en güzel örnektir. Hayatım boyunca anlamadığım bir şey varsa o da yakın kız arkadaşların coşkulu çığlıklarla birbirine; "Ayyy Ebruuu aynı anda hamile kalıp aynı anda doğuralımmm mıı" diye teklifte bulunup, sonra da bu dahiyane fikri alkışlarla kutlamasıdır. Yani Eurovision'da düet yapmıyoruz, çocuk yapıyoruz, bizim senkronize bir biçimde hamile kalmamızın kime ne gibi bir faydası olacak. Siz hiç iki erkeğin; "Gökhan abi bu gece hanımları eş zamanlı bafiliyoruz tamam mı" diye sözleştiklerini duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü çok saçma. Onlar en fazla iki rusla kollektif bir ekip çalışmasına girerler.) Neyse uzatmayalım, ben ilişkilere olan inancımı tazelemek için bu rüya çiftlerle tatile gittim. Gittim de Antalya'da hava gölgede 60 derece, kızlar hamile dokanır diye Derya Baykal gibi klimayı da vurduramıyorum, sahabeler gibi bütün gün pareomla gölgede oturup, sabırla hafta sonu hac ziyaretimin bitmesini bekliyorum.

Biz hafta sonumuzu Mekke ateşiyle geçiririken, eniştelerimin Anadolu Ateşi cevvalliğinde otelin bütün aktivitelerinin içinden geçmeleri acayip canımı sıkıyor. Gökhan ve Serkan, gençlik kampına gelmiş ergen heyecanıyla havuz oyunlarına, 12 yaş kategorisi için düzenlenen dart turnuvalarına katılıp, akşam yemeklerinde yaba gibi elleriyle su topunda caaanım turistlerimizin suratlarına patlattıkları smaçlarla övünüp, arada da gözleme yemeye koşarak, özerkliğini ilan eden tatillerine devam ediyorlardı. Ben; hamilelikle ruhsal geçiş hızları  katmerlenen anne adaylarımızın bu duruma ne zaman gen soru vereceğini düşünürken, gece 12  gibi bir anda odamın kapısı yumruklanmaya başladı. Kapıyı bir açtım, kuzenimle, Ebru gözlerini Sedat Bucak gibi açmış bana bakıyorlar. Hayırdır diyemeden, "Ayşee! Gökhanla, Serkan hala odaya gelmedi, tellerini de açmıyorlar nerde bunlar diye bana hesap sordular. Bende sanki biliyorda saklıyormuş gibi hık mık yaptıktan sonra; "boşverin yaa gelirler şimdi langırt oynuyorlardır" diyecek oldum, kuzenim "başlarım onların langırtına" diye hızla koridorda yürümeye başladı, daha ben dur etme tutma diyemeden, arkasından hamile olmasına rağmen şaşılacak bir hızla Ebru depar attı.

Biz; 2 tam, 1  öğrenci geceliklerle merdivenlerden koşarken bir de ne görelim; Ebru'nun kocası büyük enişte Serkan bahçede bir rusla salıncakta sallanmasın mı? Kuzenim eli karnında tedirgin bakışlarla etrafı tararken, kadraja yine vizesiz bir ülkenin güzeliyle hicretten dönen kumlu ayaklı Gökhanım girmesin mi? "Allaaaah tutmayın küçük enişteyi" dememe kalmadı, Ebru, "Serkaaaaan! Allah cezanı versin Serkann!, ben 2 saattir yukarda ayaklarıma masaj yapıcaksın diye Aloa Veramla bekliyim sen elin kadınlarıyla lunapark fantazisi yap!" diye şarladır. Bu talihsiz tesadüfün şokunu üzerinden atamayan Serkan, kireç gibi suratıyla Ebru'nun yanına fırlayarak "Aşkım vallahi kız hayatında hiç salıncağa binmemiş ben de nasıl sallanılır onu gösteriyodum yemin ederim diye cılız bir çabaya girişecek oldu... Kuzenim bu saçmalığı daha fazla dinleyemeyerek küçük enişteme; "Ahh Gökhaaan! Ah Gökhaaan! sen de gece gece eşşek kadar kıza yürümeyi mi öğretiyodun, yoksa deniz kenarında tay tay mı yaptırıyodun hııı" diye şarladı. Richter ölçeği ile 8.4 şiddetinde gümbürtü çıkaran bu çemkirmenin üzerine Gökhan, kuzenime yalvaran bakışlarla yaklaşarak;"Bitanem annemin üzerine yemin ederim ki kız odasını bulamamış ben de gösteriyodum" dedikten sonra, ben bile Gökhan'ın 0-6 yaş grubundaki çocukları kıskandıracak, zeka dolu açıklamasına kuzenimin nasıl bi reaksiyon vereceğini merak etmeye başladım. Gebe yüreği en az biricik arkadaşı kadar yanan kuzenim önce derin bir nefes aldı, sonra hamilelere has o tanıdık stille karnını ve belini  tutarak sakince; "Tamam Gökhancım tamam hiçbir şey demiyorum sana; ben bu üzüntü ve stresle erken doğum yaparım, çocuğumuz gelişemez, sen de bellboylukla meşgul olduğun için bebeğimize yürümeyi tek başıma öğretirim" dedi ve Ebru'ya yaptığı bir baş hareketiyle alfa dog gibi beraberce merdivenleri çıkmaya başladılar.

Arkalarında bıraktıkları enkaz kocaları, ters köşe olmanın verdiği şaşkınlıkla bir süre etrafa yavru köpek bakışları fırlattıktan sonra, pişmanlık yasasından yararlanmak için asil eşlerinin peşlerinden koşmaya başladılar. 2 pasif ergen eniştenin ve iki güçlü anne adayının arkasından bakarken; "Vay bee dedim işte gerçek kadınlar; gelen pası önce havaya dikip yükselttiler, sonra göğüslerinde yumuşatıp ajite ettiler, şimdide bu kozu yıllarca kullanabilmek için dırdır etmeden sakinleştiler." Bu şık hat trickle, zavallı Gökhan ve Serkan'ın ömür boyu başka bir ırka saat bile soramayacağına emindim artık...